<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/">
	<channel>
		<title><![CDATA[Senai Demirci Fan Sitesi - Tüm Forumlar]]></title>
		<link>http://www.senaidemirci.biz/</link>
		<description><![CDATA[Senai Demirci Fan Sitesi - http://www.senaidemirci.biz]]></description>
		<pubDate>Sat, 20 Mar 2010 02:57:26 +0300</pubDate>
		<generator>MyBB</generator>
		<item>
			<title><![CDATA[Kendine bakınca yok gibi, Ona bakınca var gibi]]></title>
			<link>http://www.senaidemirci.biz/Kendine-bakinca-yok-gibi-Ona-bakinca-var-gibi</link>
			<pubDate>Sat, 20 Mar 2010 01:19:51 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.senaidemirci.biz/Kendine-bakinca-yok-gibi-Ona-bakinca-var-gibi</guid>
			<description><![CDATA[MODERN DÜNYADA İNSAN, tutunmak için bir şeyler bulmalı. Kapıp götüren değişim, tüketim, imaj rüzgarlarına dayanmak için çeşitli sıfatlara sahip olmalı. İş, kariyer, eğitim, kültür, iyi giyim, daha çok nesneye sahip olmak, insanı bir öğrencinin defterine tutturduğu ataçlar misali tutuyor. İnsan bu sıfatlara mecbur, mahkum. Yoksunluklarında, rüzgarda savrulan sonbahar yaprakları gibi sürükleniyor tüm varlığı. İçinde kocaman bir kara delik daha açılıyor her yetersizlikte. Herkeste, her konuda amansız bir performans kaygısı. Sürekli ölçüyor, hesaplıyor, sürekli sayıyoruz…<br />
<br />
İnsanın hatırına tekasür suresi geliyor. Mezarlara kadar süren bir sayıp ölçme, kabre kadar bir edinme çabası. Sürekli zikir, hel min mezid, daha yok mu? Yese de doymayan, bir türlü tatmin olmayan, gözünü hep daha ileri bir hedefe diken, şeytanların bineği olmuş, acılı yüzler. Cehenneme gitmeden cehennemi buraya getirmek için büyük bir telaş…<br />
<br />
Tam da bunları düşündüğüm bir vasatta, bir Fütuhat dersinde arkadaşımın sesinden, İbn-i Arabi’nin sözünden şu cümleleri dinliyorum. Hatırımda kalanıyla şöyle diyor Şeyh “İnsanın iki tür sıfatı vardır: Biri nefsi sıfatlar, diğeri manevi sıfatlar.” Nefsi sıfatlar insanın zatına ait olan sıfatlar. Birinin yokluğunda insan denilen varlığın söz konusu olamayacağı, insanı insan kılan özellikler. Diğeri ise arızi sıfatlar. Yani insanın kadın ya da erkek oluşu, birinin annesi, birinin eşi, birinin evladı oluşu, bir zamanda bir kavme ait bir coğrafyada var oluşu, mesleği, sosyal hayattaki konumu vs…<br />
<br />
İnsanın manevi sıfatları nefsi sıfatlarından sonra geliyor. İkincil öneme haiz. Bunlardan birini hayatınızdan çıkardığınızda size yine insan deniliyor. Oysa nefsi sıfatlar, zata ait özellikler. Bu yüzden birini çekseniz, insan diye bir şey kalmıyor. Düşünmek bunlardan biri. İnsan düşünen canlı olarak tarif ediliyor. Bu insana ait zati bir özellik. Az düşünüyor, çok düşünüyor, hikmetli düşünüyor, abes düşünüyor, ama neticede her insan düşünüyor. Düşünmek olmadan, bir insan varlığı düşünülemiyor.<br />
<br />
Tefekkürü genişletince anlıyorum ki, Esma-ül Hüsna insana ait zati özellikleri anlatan da bir kavram. Allah Adem’e yani insana isimlerini verdiğinden bu yana, insan denilen varlık, sadece bazı varlık kategorilerinden üstün oluşunu değil, varoluşunu da bu isimlere muhtaç olarak yaşıyor. İnsan merhametten, adaletten, ferdiyyetten, muhabbetten, cemal ve celalden mahrum kaldığında kendini yitiriyor. Bu da büyük bir boşluk duygusu yaratıyor. Bu varoluş boşluğuna esmayı doldurmayan insan, yerine dolduracak başka şeyler bulmakla uğraşıyor. Modern dünyanın her bir değeri, putu, bu ihtiyaçlara karşılık geliyor. Temel gıdanın yerini cipsle doldurmak gibi sürekli bir susuzluğa ve sürekli bir açlığa sebebiyet veriyor.<br />
<br />
İnsanlar birinin eşi, birinin evladı olmadan da yaşayabilirler, pekala da mutlu olabilirler. Elbette bu sıfatlar da küçümsenemeyecek şeylerdir, ancak onlar nefsi sıfatlarımızın uygulama alanlarından başka bir şey değillerdir. Biz üzerimizde tecelli eden merhameti, muhabbeti uygulamaya koymak, amele dökmek için evleniriz, çocuk sahibi oluruz. Meslek edinmek de bu kabildendir. Meslek ancak onun vesilesiyle bizde tezahür eden isimler sayesinde anlam kazanır.<br />
<br />
İnsanın tüm mal mülk edinme arzusu, üzerinde Malik ismi tecelli etsin diye verilmiştir. Dolayısıyla nasıl ki Rezzak ismi tecellisi için bir hurmayı bile bu bilinçle ikram etmek yeterlidir, servet sahibi olup çok çok vermeye hacet yoktur, aynen öyle de Malik ismini bilmek ve hissetmek için, ki bu varoluşsal bir ihtiyaçtır, bir şeylere sahip olmamız gerekir. Ama sahip olunan şeyin tek ya da çok oluşu, o ismin idrak derecesini değiştirmez. Bu anlamda kesrete yönelmek, doyumsuzluktan, o isimleri idrak edememekten, yaşayamamaktan kaynaklanır. Yoksa sahip olduklarımızın azlığından değil. Parıldayışında güneşi bulana damla da birdir deniz de.<br />
<br />
İnsanlar ne zaman kendilerini insan değil kadın veya erkek olarak konumlandırırlarsa, karşıt arizi sıfata sahip olandan gafil kalırlar. Empati yapamazlar, karşılarındakini anlayamazlar, anlaşamazlar. Oysa kadınlık yahut erkeklik , bizim arizi bir yönümüzdür. Zati sıfatımız değildir. Hiç kimse mezara girdiğinde ona “kadın mısın erkek mi?” diye sorulmayacak, hesapta bu sebeple ayrı muameleye tabi tutulmayacaktır. Bunun farkına varamayan insan, kendini daima bir tarafta, bir zıt kutupta, ve hatta eksik hisseder. Oysa insan olması hasebiyle o hem cemal hem celal sıfatlarla mücehhezdir, kemal bulabilir.İlla ki karşı cinsine muhtaç değildir. Elbette bu tercih edilir, ama şart değildir. İnsan içine baktığında bidayette Adem’de Havva’nın mündemiç oluşu gibi cemal ve celali içinde bulabilir. Hz. İsa yahut Hz. Meryem gibi de olup kemal bulunabilir. Umumi cadde olmasa da şartların buna mecbur ettiği insanlar için, onlar güzel birer örnektir.<br />
<br />
Bazen de insan kendini kadın veya erkek oluşuna o denli bağlı hisseder ki fazlasıyla dişi, fazlasıyla maço görünme telaşına girer. Sanki kadınlıkta yahut erkeklikteki en küçük bir zaaf onun varlığında bir zaaf addedilecektir. Oysa o, tüm insani sıfatlara pekala sahiptir. Düşünür, sever, bilir, şefkat eder, hak verir. Ancak modern zamanlarda zihinlere pompalanan popüler kavramlar bunlar değildir. Bu yüzden bir kadın kendini ancak buram buram parfüm kokup saçlarını rüzgarda savurduğunda ve kendisine baktırdığında var hisseder. Bir erkek ise çapkınlık yapabildiği ölçüde.<br />
<br />
Bizim de Yaratıcımız gibi isimlerimiz ve sıfatlarımız var. İsimler hakikatte O’nun isimleri. Bize de verdiği, üzerimizde tecelli ettirdiği, varoluşumuzu kendilerine bağladığı isimler. Sıfatlarımız ise dünyevi hayatımızda bize ilişen nispetler. Tarif ve tanımlar. Kendimizi isimlerimizle değil, sıfatlarımızla tanımlamak yeni zamanların alışkanlığından olsa gerek. Bu yüzden zamanın insanı sürekli bir varoluş boşluğu yaşıyor. Bu cehennem çukurunu kendi içine kendi elleriyle kazıyor. Sonra o sonsuz isimlerin gidişiyle oluşan boşluğa, ne kadar çok olursa olsun geçici bir ömrün sayılı sıfatlarıyla bir yeni varoluş kurmaya çalışıyor. Kuran’ın tabiri ile “uçurum kenarına ev yapmaya çalışan adam” misali…<br />
<br />
Kuşkusuz O’nun gibi bizim de isimlerimiz sıfatlarımızdan başka bir de zatımız var. O’nun Zat’ı nasıl Hiçbir şeye muhtaç olmayan, Kendi kendine yeterli, Hiçbir kusur kendisine değmeyen, Yüce ise, bizim zatımız da o nispette aciz, fakir, muhtaç, kusurlu. Kendi kendine yetme zannı, insan için bir Uluhiyet iddiasının başlangıç noktası. Hakikat, O’nun Mutlak Varlığına mukabil bizim Mümkün ve Zail, her an yok olmaya müheyya kırılgan varlığımız. <br />
<br />
Hem var gibi hem yok gibi. Kendine bakınca yok gibi, O’na bakınca var gibi…<br />
<br />
Mana-i ismi ile adem, mana-i harfi ile varlık…<br />
<br />
O’nun isimleri olmaksızın ne varlığımız var, ne de bir adımız.<br />
<br />
O varlığı kendisi sebebiyle Zorunlu Zat, biz varlığı O’nun nedeniyle mümkün olan zatlarız…<br />
<br />
Zatına hoşça bakmak böyle bir bakış olsa gerek…<br />
<br />
   20/03/2010 <br />
<br />
<br />
© 2009 karakalem.net, Mona İslam]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[MODERN DÜNYADA İNSAN, tutunmak için bir şeyler bulmalı. Kapıp götüren değişim, tüketim, imaj rüzgarlarına dayanmak için çeşitli sıfatlara sahip olmalı. İş, kariyer, eğitim, kültür, iyi giyim, daha çok nesneye sahip olmak, insanı bir öğrencinin defterine tutturduğu ataçlar misali tutuyor. İnsan bu sıfatlara mecbur, mahkum. Yoksunluklarında, rüzgarda savrulan sonbahar yaprakları gibi sürükleniyor tüm varlığı. İçinde kocaman bir kara delik daha açılıyor her yetersizlikte. Herkeste, her konuda amansız bir performans kaygısı. Sürekli ölçüyor, hesaplıyor, sürekli sayıyoruz…<br />
<br />
İnsanın hatırına tekasür suresi geliyor. Mezarlara kadar süren bir sayıp ölçme, kabre kadar bir edinme çabası. Sürekli zikir, hel min mezid, daha yok mu? Yese de doymayan, bir türlü tatmin olmayan, gözünü hep daha ileri bir hedefe diken, şeytanların bineği olmuş, acılı yüzler. Cehenneme gitmeden cehennemi buraya getirmek için büyük bir telaş…<br />
<br />
Tam da bunları düşündüğüm bir vasatta, bir Fütuhat dersinde arkadaşımın sesinden, İbn-i Arabi’nin sözünden şu cümleleri dinliyorum. Hatırımda kalanıyla şöyle diyor Şeyh “İnsanın iki tür sıfatı vardır: Biri nefsi sıfatlar, diğeri manevi sıfatlar.” Nefsi sıfatlar insanın zatına ait olan sıfatlar. Birinin yokluğunda insan denilen varlığın söz konusu olamayacağı, insanı insan kılan özellikler. Diğeri ise arızi sıfatlar. Yani insanın kadın ya da erkek oluşu, birinin annesi, birinin eşi, birinin evladı oluşu, bir zamanda bir kavme ait bir coğrafyada var oluşu, mesleği, sosyal hayattaki konumu vs…<br />
<br />
İnsanın manevi sıfatları nefsi sıfatlarından sonra geliyor. İkincil öneme haiz. Bunlardan birini hayatınızdan çıkardığınızda size yine insan deniliyor. Oysa nefsi sıfatlar, zata ait özellikler. Bu yüzden birini çekseniz, insan diye bir şey kalmıyor. Düşünmek bunlardan biri. İnsan düşünen canlı olarak tarif ediliyor. Bu insana ait zati bir özellik. Az düşünüyor, çok düşünüyor, hikmetli düşünüyor, abes düşünüyor, ama neticede her insan düşünüyor. Düşünmek olmadan, bir insan varlığı düşünülemiyor.<br />
<br />
Tefekkürü genişletince anlıyorum ki, Esma-ül Hüsna insana ait zati özellikleri anlatan da bir kavram. Allah Adem’e yani insana isimlerini verdiğinden bu yana, insan denilen varlık, sadece bazı varlık kategorilerinden üstün oluşunu değil, varoluşunu da bu isimlere muhtaç olarak yaşıyor. İnsan merhametten, adaletten, ferdiyyetten, muhabbetten, cemal ve celalden mahrum kaldığında kendini yitiriyor. Bu da büyük bir boşluk duygusu yaratıyor. Bu varoluş boşluğuna esmayı doldurmayan insan, yerine dolduracak başka şeyler bulmakla uğraşıyor. Modern dünyanın her bir değeri, putu, bu ihtiyaçlara karşılık geliyor. Temel gıdanın yerini cipsle doldurmak gibi sürekli bir susuzluğa ve sürekli bir açlığa sebebiyet veriyor.<br />
<br />
İnsanlar birinin eşi, birinin evladı olmadan da yaşayabilirler, pekala da mutlu olabilirler. Elbette bu sıfatlar da küçümsenemeyecek şeylerdir, ancak onlar nefsi sıfatlarımızın uygulama alanlarından başka bir şey değillerdir. Biz üzerimizde tecelli eden merhameti, muhabbeti uygulamaya koymak, amele dökmek için evleniriz, çocuk sahibi oluruz. Meslek edinmek de bu kabildendir. Meslek ancak onun vesilesiyle bizde tezahür eden isimler sayesinde anlam kazanır.<br />
<br />
İnsanın tüm mal mülk edinme arzusu, üzerinde Malik ismi tecelli etsin diye verilmiştir. Dolayısıyla nasıl ki Rezzak ismi tecellisi için bir hurmayı bile bu bilinçle ikram etmek yeterlidir, servet sahibi olup çok çok vermeye hacet yoktur, aynen öyle de Malik ismini bilmek ve hissetmek için, ki bu varoluşsal bir ihtiyaçtır, bir şeylere sahip olmamız gerekir. Ama sahip olunan şeyin tek ya da çok oluşu, o ismin idrak derecesini değiştirmez. Bu anlamda kesrete yönelmek, doyumsuzluktan, o isimleri idrak edememekten, yaşayamamaktan kaynaklanır. Yoksa sahip olduklarımızın azlığından değil. Parıldayışında güneşi bulana damla da birdir deniz de.<br />
<br />
İnsanlar ne zaman kendilerini insan değil kadın veya erkek olarak konumlandırırlarsa, karşıt arizi sıfata sahip olandan gafil kalırlar. Empati yapamazlar, karşılarındakini anlayamazlar, anlaşamazlar. Oysa kadınlık yahut erkeklik , bizim arizi bir yönümüzdür. Zati sıfatımız değildir. Hiç kimse mezara girdiğinde ona “kadın mısın erkek mi?” diye sorulmayacak, hesapta bu sebeple ayrı muameleye tabi tutulmayacaktır. Bunun farkına varamayan insan, kendini daima bir tarafta, bir zıt kutupta, ve hatta eksik hisseder. Oysa insan olması hasebiyle o hem cemal hem celal sıfatlarla mücehhezdir, kemal bulabilir.İlla ki karşı cinsine muhtaç değildir. Elbette bu tercih edilir, ama şart değildir. İnsan içine baktığında bidayette Adem’de Havva’nın mündemiç oluşu gibi cemal ve celali içinde bulabilir. Hz. İsa yahut Hz. Meryem gibi de olup kemal bulunabilir. Umumi cadde olmasa da şartların buna mecbur ettiği insanlar için, onlar güzel birer örnektir.<br />
<br />
Bazen de insan kendini kadın veya erkek oluşuna o denli bağlı hisseder ki fazlasıyla dişi, fazlasıyla maço görünme telaşına girer. Sanki kadınlıkta yahut erkeklikteki en küçük bir zaaf onun varlığında bir zaaf addedilecektir. Oysa o, tüm insani sıfatlara pekala sahiptir. Düşünür, sever, bilir, şefkat eder, hak verir. Ancak modern zamanlarda zihinlere pompalanan popüler kavramlar bunlar değildir. Bu yüzden bir kadın kendini ancak buram buram parfüm kokup saçlarını rüzgarda savurduğunda ve kendisine baktırdığında var hisseder. Bir erkek ise çapkınlık yapabildiği ölçüde.<br />
<br />
Bizim de Yaratıcımız gibi isimlerimiz ve sıfatlarımız var. İsimler hakikatte O’nun isimleri. Bize de verdiği, üzerimizde tecelli ettirdiği, varoluşumuzu kendilerine bağladığı isimler. Sıfatlarımız ise dünyevi hayatımızda bize ilişen nispetler. Tarif ve tanımlar. Kendimizi isimlerimizle değil, sıfatlarımızla tanımlamak yeni zamanların alışkanlığından olsa gerek. Bu yüzden zamanın insanı sürekli bir varoluş boşluğu yaşıyor. Bu cehennem çukurunu kendi içine kendi elleriyle kazıyor. Sonra o sonsuz isimlerin gidişiyle oluşan boşluğa, ne kadar çok olursa olsun geçici bir ömrün sayılı sıfatlarıyla bir yeni varoluş kurmaya çalışıyor. Kuran’ın tabiri ile “uçurum kenarına ev yapmaya çalışan adam” misali…<br />
<br />
Kuşkusuz O’nun gibi bizim de isimlerimiz sıfatlarımızdan başka bir de zatımız var. O’nun Zat’ı nasıl Hiçbir şeye muhtaç olmayan, Kendi kendine yeterli, Hiçbir kusur kendisine değmeyen, Yüce ise, bizim zatımız da o nispette aciz, fakir, muhtaç, kusurlu. Kendi kendine yetme zannı, insan için bir Uluhiyet iddiasının başlangıç noktası. Hakikat, O’nun Mutlak Varlığına mukabil bizim Mümkün ve Zail, her an yok olmaya müheyya kırılgan varlığımız. <br />
<br />
Hem var gibi hem yok gibi. Kendine bakınca yok gibi, O’na bakınca var gibi…<br />
<br />
Mana-i ismi ile adem, mana-i harfi ile varlık…<br />
<br />
O’nun isimleri olmaksızın ne varlığımız var, ne de bir adımız.<br />
<br />
O varlığı kendisi sebebiyle Zorunlu Zat, biz varlığı O’nun nedeniyle mümkün olan zatlarız…<br />
<br />
Zatına hoşça bakmak böyle bir bakış olsa gerek…<br />
<br />
   20/03/2010 <br />
<br />
<br />
© 2009 karakalem.net, Mona İslam]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Hazer et, dikkatle bas, batmaktan kork]]></title>
			<link>http://www.senaidemirci.biz/Hazer-et-dikkatle-bas-batmaktan-kork</link>
			<pubDate>Fri, 19 Mar 2010 21:26:43 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.senaidemirci.biz/Hazer-et-dikkatle-bas-batmaktan-kork</guid>
			<description><![CDATA[<div style="text-align: center;"><img class="postimage" src="http://i1003.hizliresim.com/2010/3/19/6487.jpg" border="0" alt="[Resim: 6487.jpg&#93;" /></div>
<br />
<span style="color: #808000;"><span style="font-size: medium;"><span style="font-family: Trebuchet MS;"><div style="text-align: center;"><span style="font-style: italic;"><span style="font-weight: bold;">Ey insan! Fâtır-ı Hakîmin senin mahiyetine koyduğu en garip bir hâlet şudur ki: <br />
<br />
Bazan dünyaya yerleşemiyorsun, zindanda boğazı sıkılmış adam gibi “of, of” deyip dünyadan daha geniş bir yer istediğin halde; bir zerrecik, bir iş, bir hatıra, bir dakika içine girip yerleşiyorsun. Koca dünyaya yerleşemeyen kalb ve fikrin o zerrecikte yerleşir. En şiddetli hissiyatınla o dakikacık, o hatıracıkta dolaşıyorsun. <br />
<br />
Hem senin mahiyetine öyle mânevî cihazat ve lâtifeler vermiş ki, bazıları dünyayı yutsa tok olmaz; bazıları bir zerreyi kendinde yerleştiremiyor. Baş bir batman taşı kaldırdığı halde, göz bir saçı kaldıramadığı gibi; o lâtife, bir saç kadar bir sıkleti, yani, gaflet ve dalâletten gelen küçük bir hâlete dayanamıyor. Hattâ bazan söner ve ölür. <br />
<br />
Madem öyledir,</span></span> <span style="font-weight: bold;"><span style="color: #FF0000;">hazer et, dikkatle bas, batmaktan kork. Bir lokma, bir kelime, bir dane, bir lem’a, bir işarette, bir öpmekte batma.</span></span> <span style="font-weight: bold;"><span style="color: #808000;">Dünyayı yutan büyük letâiflerini onda batırma. Çünkü çok küçük şeyler var, çok büyükleri bir cihette yutar. Nasıl küçük bir cam parçasında gök, yıldızlarıyla beraber içine girip gark oluyor. Hardal gibi küçük kuvve-i hafızanda, senin sahife-i a’mâlin ekseri ve sahaif-i ömrün ağlebi içine girdiği gibi, çok cüz’î küçük şeyler var, öyle büyük eşyayı bir cihette yutar, istiâb eder. <br />
<br />
Mesnevî-i Nûriye, Zühre, <br />
<br />
14. Nota, 3. Remiz, s. 148</span></div></span></span></span></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div style="text-align: center;"><img class="postimage" src="http://i1003.hizliresim.com/2010/3/19/6487.jpg" border="0" alt="[Resim: 6487.jpg]" /></div>
<br />
<span style="color: #808000;"><span style="font-size: medium;"><span style="font-family: Trebuchet MS;"><div style="text-align: center;"><span style="font-style: italic;"><span style="font-weight: bold;">Ey insan! Fâtır-ı Hakîmin senin mahiyetine koyduğu en garip bir hâlet şudur ki: <br />
<br />
Bazan dünyaya yerleşemiyorsun, zindanda boğazı sıkılmış adam gibi “of, of” deyip dünyadan daha geniş bir yer istediğin halde; bir zerrecik, bir iş, bir hatıra, bir dakika içine girip yerleşiyorsun. Koca dünyaya yerleşemeyen kalb ve fikrin o zerrecikte yerleşir. En şiddetli hissiyatınla o dakikacık, o hatıracıkta dolaşıyorsun. <br />
<br />
Hem senin mahiyetine öyle mânevî cihazat ve lâtifeler vermiş ki, bazıları dünyayı yutsa tok olmaz; bazıları bir zerreyi kendinde yerleştiremiyor. Baş bir batman taşı kaldırdığı halde, göz bir saçı kaldıramadığı gibi; o lâtife, bir saç kadar bir sıkleti, yani, gaflet ve dalâletten gelen küçük bir hâlete dayanamıyor. Hattâ bazan söner ve ölür. <br />
<br />
Madem öyledir,</span></span> <span style="font-weight: bold;"><span style="color: #FF0000;">hazer et, dikkatle bas, batmaktan kork. Bir lokma, bir kelime, bir dane, bir lem’a, bir işarette, bir öpmekte batma.</span></span> <span style="font-weight: bold;"><span style="color: #808000;">Dünyayı yutan büyük letâiflerini onda batırma. Çünkü çok küçük şeyler var, çok büyükleri bir cihette yutar. Nasıl küçük bir cam parçasında gök, yıldızlarıyla beraber içine girip gark oluyor. Hardal gibi küçük kuvve-i hafızanda, senin sahife-i a’mâlin ekseri ve sahaif-i ömrün ağlebi içine girdiği gibi, çok cüz’î küçük şeyler var, öyle büyük eşyayı bir cihette yutar, istiâb eder. <br />
<br />
Mesnevî-i Nûriye, Zühre, <br />
<br />
14. Nota, 3. Remiz, s. 148</span></div></span></span></span></span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[YÜREĞİN DEĞİYOR SÖZLERİME CAN!  Ö/Z/LÜYORUM…]]></title>
			<link>http://www.senaidemirci.biz/YUREGIN-DEGIYOR-SOZLERIME-CAN-O-Z-LUYORUM%E2%80%A6</link>
			<pubDate>Fri, 19 Mar 2010 10:55:54 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.senaidemirci.biz/YUREGIN-DEGIYOR-SOZLERIME-CAN-O-Z-LUYORUM%E2%80%A6</guid>
			<description><![CDATA[<div><embed type="application/x-shockwave-flash" src="http://www.dailymotion.com/swf/x3m5nn&amp;related=0" width="420px" height="336px" wmode="transparent" quality="high" allowFullScreen="true" allowScriptAccess="never" pluginspage="http://www.macromedia.com/go/getflashplayer" autoplay="false" autostart="false" /><noembed><a href="http://www.dailymotion.com/swf/x3m5nn&amp;related=0" target="_blank">http://www.dailymotion.com/swf/x3m5nn&amp;related=0</a></noembed></div>
<br />
<br />
<div style="text-align: center;"><img class="postimage" src="http://img205.imageshack.us/img205/9373/ozlemekfn0.jpg" border="0" alt="[Resim: ozlemekfn0.jpg&#93;" /></div>
<br />
<div style="text-align: center;"><span style="font-style: italic;">YÜREĞİN DEĞİYOR SÖZLERİME CAN!  Ö/Z/LÜYORUM…<br />
<br />
<br />
Ayaküstü sevdalara yedirememek seni… Yüreklere kor gibi düşen acı gibi... <span style="font-size: large;">Harfler yet/iş/emiyor sana CAN! Anla beni, anlatılmıyor iç’im…</span> Gere yarısı di/n/lenmek hasıraltı kuytularda. Zulmet bile bize yabancı! Aydınlat şu aşk’ın peçesini! Sıyrıl küf kokulu düşlerden! Son yanım uçurum; yitiyorum!<br />
<br />
<span style="font-size: large;">Künyede kazılı aşk bize; abidane halinle yaklaş “aşk”a; zekâtı ödenmeli bu aşk’ın! </span>Düş/tüğüm ablukalara kulak asma; nasılsa gelirim ben sana; çekildiğim inzivada bırakma beni! Tutulduğum arzaları işkillendirme; s/al beni CAN, içine koşturduğum yollarına… Mef’ul yanlarına yaslandırma kelimelerimi; al onları da yüreğine köprü kur art arda dizilen, yaşanmışlıkların haykırdığı cümlelerimle. Taşmasın gözyaşım, yüreğimden. Boğ/dur/ma hislerimi o deryada. Hangi payıma uzlet düştü ki; sen bana yaraştın CAN?! <span style="font-size: large;">Hangi lügat yazdı seni… Hangi hicran; giydirdi sana “aşk” kılıfını?! Söyle CAN; hangi “sevda” düşürdü seni iç’ime?! Eğil işlendiğin her zerreme; korkuyorum!</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: large;">Hummalı haykırışlarımı; bir tek sana yönlendirdim. Saptırma onları, hicretinden. Doğrultma kendini CAN, gönlünü eğ bana... Akışın yüreğime varsın; bende doğrul, ben’imle doğrul! Yakıyor nefeslerim sen’i, yüreğimin miracında. Bir “Burak” mı gördüğüm sen’de? Yoksa bir “zindan” mısın; içine hapsolduğum? Kendimi vuracak çöl kalmadı ki; Mecnun’luğum tutsun elimden… Sadece gözlerimin karası yetmiyor işte, Leyla’lığıma… İçlerinde bir kanat aradığım kuyulardayım şimdi; boğuluyorum CAN; s/al yüreğimi, çıkayım yüreğine… Yaraşsın Sevdiğim; bu “sevda” ikimize… Duysun Züleyha’lığım; iç’indeki Yusuf’luğun o eşsiz naifliğini…</span><br />
<br />
<span style="font-size: large;">Kıvrandığım sancılardan tut beni; zonklasın felahımın şakakları. Takatler bırakmasın peşimi; beni sana yazsın bu “aşk”… Meyilli gözlerim yüreğine dokunsun; tutsun iki yakamdan gözlerin de, uzletim kaçsın iç’imden… Asırlardır sürdürülen bu müebbede bir nokta koy CAN! Üç noktayla geleyim sana; sonsuzlukla bitir beni… Yaratan’a işittir ben’i; ses’im ol, öyle s/al ben’i!</span><br />
<br />
Mor bir an’ın koynundayım şimdi… Kaçmak sadece istediğim. Muttasıl’lığım izin vermiyor CAN; sevdanın vahyinde yazılmıyor gayrılık! Mor menekşe misali bizimki; ötesi ayrılık… Düş’e düşmek; bir “ölüm” kadarlık!<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: large;">Varlığıma üflenirken can’ım, adın ile var olduğum! Ye/tiş/tir şimdi, sen’i bana.. Ben sen’de yok oluyorum… Yanaklarımdan özlem akıyor… Sereserpeyim şimdi; zeval getiriyor tüm nefesler bana… Hadi eğil yüreğime CAN; ö/z/lüyorum…</span><br />
<br />
S/aklanmış bir aşk’ın gölgesindeyken… Düşmesin gözlerim üstüme CAN, ben sen’i bize yazıyorum…............................................................................................................<br />
<span style="font-size: x-large;">SENI COK SEVIYORUM CAN SENI COK SEVIYORUM...</span></span></div>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div><embed type="application/x-shockwave-flash" src="http://www.dailymotion.com/swf/x3m5nn&amp;related=0" width="420px" height="336px" wmode="transparent" quality="high" allowFullScreen="true" allowScriptAccess="never" pluginspage="http://www.macromedia.com/go/getflashplayer" autoplay="false" autostart="false" /><noembed><a href="http://www.dailymotion.com/swf/x3m5nn&amp;related=0" target="_blank">http://www.dailymotion.com/swf/x3m5nn&amp;related=0</a></noembed></div>
<br />
<br />
<div style="text-align: center;"><img class="postimage" src="http://img205.imageshack.us/img205/9373/ozlemekfn0.jpg" border="0" alt="[Resim: ozlemekfn0.jpg]" /></div>
<br />
<div style="text-align: center;"><span style="font-style: italic;">YÜREĞİN DEĞİYOR SÖZLERİME CAN!  Ö/Z/LÜYORUM…<br />
<br />
<br />
Ayaküstü sevdalara yedirememek seni… Yüreklere kor gibi düşen acı gibi... <span style="font-size: large;">Harfler yet/iş/emiyor sana CAN! Anla beni, anlatılmıyor iç’im…</span> Gere yarısı di/n/lenmek hasıraltı kuytularda. Zulmet bile bize yabancı! Aydınlat şu aşk’ın peçesini! Sıyrıl küf kokulu düşlerden! Son yanım uçurum; yitiyorum!<br />
<br />
<span style="font-size: large;">Künyede kazılı aşk bize; abidane halinle yaklaş “aşk”a; zekâtı ödenmeli bu aşk’ın! </span>Düş/tüğüm ablukalara kulak asma; nasılsa gelirim ben sana; çekildiğim inzivada bırakma beni! Tutulduğum arzaları işkillendirme; s/al beni CAN, içine koşturduğum yollarına… Mef’ul yanlarına yaslandırma kelimelerimi; al onları da yüreğine köprü kur art arda dizilen, yaşanmışlıkların haykırdığı cümlelerimle. Taşmasın gözyaşım, yüreğimden. Boğ/dur/ma hislerimi o deryada. Hangi payıma uzlet düştü ki; sen bana yaraştın CAN?! <span style="font-size: large;">Hangi lügat yazdı seni… Hangi hicran; giydirdi sana “aşk” kılıfını?! Söyle CAN; hangi “sevda” düşürdü seni iç’ime?! Eğil işlendiğin her zerreme; korkuyorum!</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: large;">Hummalı haykırışlarımı; bir tek sana yönlendirdim. Saptırma onları, hicretinden. Doğrultma kendini CAN, gönlünü eğ bana... Akışın yüreğime varsın; bende doğrul, ben’imle doğrul! Yakıyor nefeslerim sen’i, yüreğimin miracında. Bir “Burak” mı gördüğüm sen’de? Yoksa bir “zindan” mısın; içine hapsolduğum? Kendimi vuracak çöl kalmadı ki; Mecnun’luğum tutsun elimden… Sadece gözlerimin karası yetmiyor işte, Leyla’lığıma… İçlerinde bir kanat aradığım kuyulardayım şimdi; boğuluyorum CAN; s/al yüreğimi, çıkayım yüreğine… Yaraşsın Sevdiğim; bu “sevda” ikimize… Duysun Züleyha’lığım; iç’indeki Yusuf’luğun o eşsiz naifliğini…</span><br />
<br />
<span style="font-size: large;">Kıvrandığım sancılardan tut beni; zonklasın felahımın şakakları. Takatler bırakmasın peşimi; beni sana yazsın bu “aşk”… Meyilli gözlerim yüreğine dokunsun; tutsun iki yakamdan gözlerin de, uzletim kaçsın iç’imden… Asırlardır sürdürülen bu müebbede bir nokta koy CAN! Üç noktayla geleyim sana; sonsuzlukla bitir beni… Yaratan’a işittir ben’i; ses’im ol, öyle s/al ben’i!</span><br />
<br />
Mor bir an’ın koynundayım şimdi… Kaçmak sadece istediğim. Muttasıl’lığım izin vermiyor CAN; sevdanın vahyinde yazılmıyor gayrılık! Mor menekşe misali bizimki; ötesi ayrılık… Düş’e düşmek; bir “ölüm” kadarlık!<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: large;">Varlığıma üflenirken can’ım, adın ile var olduğum! Ye/tiş/tir şimdi, sen’i bana.. Ben sen’de yok oluyorum… Yanaklarımdan özlem akıyor… Sereserpeyim şimdi; zeval getiriyor tüm nefesler bana… Hadi eğil yüreğime CAN; ö/z/lüyorum…</span><br />
<br />
S/aklanmış bir aşk’ın gölgesindeyken… Düşmesin gözlerim üstüme CAN, ben sen’i bize yazıyorum…............................................................................................................<br />
<span style="font-size: x-large;">SENI COK SEVIYORUM CAN SENI COK SEVIYORUM...</span></span></div>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[D.Ali Erzincanlı Çanakkale Şehitleri Efendimiz]]></title>
			<link>http://www.senaidemirci.biz/D-Ali-Erzincanli-Canakkale-Sehitleri-Efendimiz</link>
			<pubDate>Fri, 19 Mar 2010 08:28:07 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.senaidemirci.biz/D-Ali-Erzincanli-Canakkale-Sehitleri-Efendimiz</guid>
			<description><![CDATA[<div><embed type="application/x-shockwave-flash" src="http://www.dailymotion.com/swf/xau8yg&amp;related=0" width="420px" height="336px" wmode="transparent" quality="high" allowFullScreen="true" allowScriptAccess="never" pluginspage="http://www.macromedia.com/go/getflashplayer" autoplay="false" autostart="false" /><noembed><a href="http://www.dailymotion.com/swf/xau8yg&amp;related=0" target="_blank">http://www.dailymotion.com/swf/xau8yg&amp;related=0</a></noembed></div>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div><embed type="application/x-shockwave-flash" src="http://www.dailymotion.com/swf/xau8yg&amp;related=0" width="420px" height="336px" wmode="transparent" quality="high" allowFullScreen="true" allowScriptAccess="never" pluginspage="http://www.macromedia.com/go/getflashplayer" autoplay="false" autostart="false" /><noembed><a href="http://www.dailymotion.com/swf/xau8yg&amp;related=0" target="_blank">http://www.dailymotion.com/swf/xau8yg&amp;related=0</a></noembed></div>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Çocuğu kim Müslüman yapar?]]></title>
			<link>http://www.senaidemirci.biz/Cocugu-kim-Musluman-yapar</link>
			<pubDate>Fri, 19 Mar 2010 01:56:19 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.senaidemirci.biz/Cocugu-kim-Musluman-yapar</guid>
			<description><![CDATA[ÖZELLİKLE AHİR zaman şartlarında, mü’min anne-babaların sıklıkla dile getirdiği bir endişe vardır. Zamanın kötü olduğundan, giderek daha da kötüleştiğinden hareketle başlayan tahliller, gelir, anne-babanın çocuğuna muhakkak sahip çıkması gerektiği, aksi halde yoldan dinden çıkmasının çok kolay olduğu noktasına kadar dayanır.<br />
<br />
Böylesi bir tahlilden hareketle geliştirilen tedbirler ise, sıklıkla, kötü bir sonla biter. Aksi takdirde kötü yola düşer endişesiyle iradesine ‘din namına’ âdeta ipotek konulan çocuk, belli bir yaşa geldiğinde, belki de sırf evvelce maruz kaldığı bu baskı yüzünden hakikate karşı duygusal bir tepki geliştirir. Ya büsbütün karşı, ya lâkayt bir tutum almayı seçer.<br />
<br />
Zamana, ahir zamana, ortamın ne kadar kötü olduğuna, böyle bir zamanda çocuk yetiştirmenin ve onları doğru yolda muhafaza etmenin zorluğuna dair bir söz, yazı veya söylem ile ne zaman karşılaşsam, aklıma taşıdığı isim ve içerdiği mesaj itibarıyla bu zamana bilhassa bakıyor olduğunu düşündüğüm Rûm sûresinin âyetleri gelir. Özellikle de, zihnimde ‘30:30’ diye kodladığım âyet.<br />
<br />
Otuzuncu sûre olarak Rûm sûresinin otuzuncu âyeti, Resûl-i Ekrem aleyhissalâtu vesselamın şahsında bütün mü’minlere hem bir davet, hem bir müjde yüklüdür. Âlemlerin Rabbi, peygamberin şahsında mü’minlere “Sen yüzünü hanîf olarak dine çevir” buyurur; ve sonra, ‘yüzümüzü hanîf olarak dine çevirmenin’ nasıl gerçekleşeceğini gösterir: “Allah’ın fıtratına ki, O insanları bu fıtrat üzere yaratmıştır. Allah’ın yaratmasında bir değişme bulamazsın. İşte dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.”<br />
<br />
Ne zaman şartların ve ortamın kötülüğünden söz açılsa, aklıma önce bu âyet gelir; sonra Resûl-i Ekrem aleyhissalâtu vesselamın bu âyete işaret ettiği meşhur hadisi. Âyetten açıkça anlaşıldığı üzere, zaman, zemin, şartlar, ortam ne olursa olsun, âlemlerin Rabbi bütün insanları aynı fıtratla yaratmıştır; ve hele ki fıtrata hitap edebilen bir yol bulunsun, fıtrattan dine bir yol muhakkak sözkonusudur. Nitekim peygamberler, en karanlık gözüken zamanlarda en olumsuz şartların içinde doğup büyümüş insanlara hakikate râm edebilmişlerse, bu sebeptendir. Cahiliye denilen bir ortamın insanlarından Asr-ı Saadet mü’minleri çıkabilmişse, bu sebeptendir. Zira, yine Kur’ân’ıyla âlemler Rabbinin defaatle bildirdiği üzere, Allah kâinatı hak üzere yaratmış, insanı da hak üzere var etmiş ve Kur’ân’ı hak üzere indirmiştir. Fıtratına yol bulur bir tarzda sunulduğunda, insan hakikate râm olur istidattadır.<br />
<br />
Ebu Hureyre radıyallahu anhın rivayet ettiği meşhur hadis, tam da bu gerçeğe dikkat çeker. Hadisin bildirdiğine göre, Efendimiz aleyhissalâtu vesselam bir keresinde “Her çocuk fıtrat üzerine doğar” buyurduktan sonra, bu sözünü teyid için ashâbına “Şu âyeti okuyun” demiş ve Rûm sûresinin 30. Âyetini okumuştur. “Her çocuk fıtrat üzere doğar” buyuran kudsî nebinin âyeti okuduktan sonra söylediği söz ise şu şekildedir: “Çocuğu anne ve babası Yahudileştirir veya Hıristiyanlaştırır veya Mecusîleştirir. Tıpkı hayvanın doğurunca, azaları tam olarak yavru doğurması gibi. Siz kesmezden önce, kulağı kesik olarak doğmuş hayvana rastlar mısınız?” (Buhârî, Cenâiz 80, 93; Müslim, Kader 22; Muvatta, Cenâiz. 52; Tirmizî, Kader 5; Ebu Dâvud, Sünnet 18.<br />
<br />
Başka bir rivayette ise, Peygamber aleyhissalâtu vesselamın, “Doğan hiçbir çocuk yoktur ki, konuşmaya başlayıncaya kadar şu din üzere olmasın” buyurduğu bildirilmektedir.<br />
<br />
Bu ikinci rivayetin fıtrat ile İslâm’ın denkliğine dikkat çekmesi dolayısıyla, Türkçe metinlerde ilk hadisin ilk cümlesi genellikle “Her çocuk İslâm fıtratı üzere doğar” diye çevrilmiştir. Halbuki, hadisin aslı bu değildir; ve bu ‘izah’ veya ‘yorum’ hadisteki asıl vurgunun gözden uzak kalmasına sebebiyet vermektedir. Gerçekte, her iki hadisin ve elbette hadisin kendisine atıfta bulunduğu Rûm sûresi âyetinin bildirdiği üzere, bütün insanlar için değişmez tek bir fıtrat sözkonusudur ve o fıtrat da İslâm’a, Kur’ân’a birebir denk düşmektedir. Yoksa, bir İslâm fıtratı, Yahudi fıtratı, Hıristiyan fıtratı diye ayrı fıtratlar sözkonusu değildir.<br />
<br />
Ve hadisin gösterdiği üzere, anne-baba eğer çocuğun yaratılmış olduğu bu fıtratı bozmaz, tahrip etmez yahut dumura uğratmaz ise, çocuğun İslâm üzere başlayan hayat yolculuğunu İslâm üzere sürdürmesi mukadderdir. Nitekim, hadis “Çocuğu anne babası Yahudileştirir, Hıristiyanlaştırır veya Mecusîleştirir” dediği halde, “Çocuğu anne babası Müslümanlaştırır” dememektedir.<br />
<br />
Demek ki, her çocuk, fıtratına hariçten bir müdahele sözkonusu olmadığı takdirde hakikati bulur ve hakka teslim olur bir vaziyettedir. Anne babaya düşen ise, çocuğu ‘Müslümanlaştırmak’ değil, zaten ‘Müslüman,’ zira ‘fıtrat üzere’ doğan çocuğun bu saf hal üzere kalmasını sağlamaktır.<br />
<br />
Bu hadis, çocuğum doğru yol üzere olsun derken tehevvüre kapılan, baskıcı uygulamalara girişen, iradeye tahakküm kuran bir anlayıştan uzak olmaya bizi davet ettiği gibi, İslâm ile Hıristiyanlık arasındaki aslî bir farka da işaret etmektedir. Maddeye ve tabiata özünde ‘kötülük’ atfeden, Hz. Âdem’i saf bir fıtrat üzere değil ‘aslî günah’ ile resmeden Hıristiyanî anlayış, doğan bir bebeğin ancak vaftiz suyuyla yıkandıktan sonra ‘temizlendiğini’ öngörür; ve böylece ‘günah üzere’ doğmuş insanı doğrultma zaruretine işaret eder. İslâm’a göre ise, insan özü itibarıyla temizdir; doğrultulmaya, temizlenmeye, düzeltilmeye değil, bu aslî halinin korunmasına ihtiyacı vardır. Dolayısıyla anne babanın görevi, bir ‘yanlış’ı ‘doğru’ya doğru yontmak değil; bir ‘doğru’yu ‘yanlış’tan korumaktır. ‘Eğerek’ değil, ‘dik tutarak’ büyütüp yetiştirmektir.<br />
<br />
Fıtrat hadisi, zamane mü’minleri muharref Hıristiyanî kökleri olan “Nature is corrupt” anlayışının hüküm sürdüğü bir sosyal zeminde gelişmiş modern psikolojik faraziyelerin etkisi altında anne babaya aşırı görev, sorumluluk, rol ve tesir yükleyen yaklaşımları yerine, fıtratı okumaya ve fıtrata itimada sevkediyor.<br />
<br />
   19/03/2010 <br />
<br />
<br />
© 2009 karakalem.net, Metin Karabaşoğlu]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[ÖZELLİKLE AHİR zaman şartlarında, mü’min anne-babaların sıklıkla dile getirdiği bir endişe vardır. Zamanın kötü olduğundan, giderek daha da kötüleştiğinden hareketle başlayan tahliller, gelir, anne-babanın çocuğuna muhakkak sahip çıkması gerektiği, aksi halde yoldan dinden çıkmasının çok kolay olduğu noktasına kadar dayanır.<br />
<br />
Böylesi bir tahlilden hareketle geliştirilen tedbirler ise, sıklıkla, kötü bir sonla biter. Aksi takdirde kötü yola düşer endişesiyle iradesine ‘din namına’ âdeta ipotek konulan çocuk, belli bir yaşa geldiğinde, belki de sırf evvelce maruz kaldığı bu baskı yüzünden hakikate karşı duygusal bir tepki geliştirir. Ya büsbütün karşı, ya lâkayt bir tutum almayı seçer.<br />
<br />
Zamana, ahir zamana, ortamın ne kadar kötü olduğuna, böyle bir zamanda çocuk yetiştirmenin ve onları doğru yolda muhafaza etmenin zorluğuna dair bir söz, yazı veya söylem ile ne zaman karşılaşsam, aklıma taşıdığı isim ve içerdiği mesaj itibarıyla bu zamana bilhassa bakıyor olduğunu düşündüğüm Rûm sûresinin âyetleri gelir. Özellikle de, zihnimde ‘30:30’ diye kodladığım âyet.<br />
<br />
Otuzuncu sûre olarak Rûm sûresinin otuzuncu âyeti, Resûl-i Ekrem aleyhissalâtu vesselamın şahsında bütün mü’minlere hem bir davet, hem bir müjde yüklüdür. Âlemlerin Rabbi, peygamberin şahsında mü’minlere “Sen yüzünü hanîf olarak dine çevir” buyurur; ve sonra, ‘yüzümüzü hanîf olarak dine çevirmenin’ nasıl gerçekleşeceğini gösterir: “Allah’ın fıtratına ki, O insanları bu fıtrat üzere yaratmıştır. Allah’ın yaratmasında bir değişme bulamazsın. İşte dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.”<br />
<br />
Ne zaman şartların ve ortamın kötülüğünden söz açılsa, aklıma önce bu âyet gelir; sonra Resûl-i Ekrem aleyhissalâtu vesselamın bu âyete işaret ettiği meşhur hadisi. Âyetten açıkça anlaşıldığı üzere, zaman, zemin, şartlar, ortam ne olursa olsun, âlemlerin Rabbi bütün insanları aynı fıtratla yaratmıştır; ve hele ki fıtrata hitap edebilen bir yol bulunsun, fıtrattan dine bir yol muhakkak sözkonusudur. Nitekim peygamberler, en karanlık gözüken zamanlarda en olumsuz şartların içinde doğup büyümüş insanlara hakikate râm edebilmişlerse, bu sebeptendir. Cahiliye denilen bir ortamın insanlarından Asr-ı Saadet mü’minleri çıkabilmişse, bu sebeptendir. Zira, yine Kur’ân’ıyla âlemler Rabbinin defaatle bildirdiği üzere, Allah kâinatı hak üzere yaratmış, insanı da hak üzere var etmiş ve Kur’ân’ı hak üzere indirmiştir. Fıtratına yol bulur bir tarzda sunulduğunda, insan hakikate râm olur istidattadır.<br />
<br />
Ebu Hureyre radıyallahu anhın rivayet ettiği meşhur hadis, tam da bu gerçeğe dikkat çeker. Hadisin bildirdiğine göre, Efendimiz aleyhissalâtu vesselam bir keresinde “Her çocuk fıtrat üzerine doğar” buyurduktan sonra, bu sözünü teyid için ashâbına “Şu âyeti okuyun” demiş ve Rûm sûresinin 30. Âyetini okumuştur. “Her çocuk fıtrat üzere doğar” buyuran kudsî nebinin âyeti okuduktan sonra söylediği söz ise şu şekildedir: “Çocuğu anne ve babası Yahudileştirir veya Hıristiyanlaştırır veya Mecusîleştirir. Tıpkı hayvanın doğurunca, azaları tam olarak yavru doğurması gibi. Siz kesmezden önce, kulağı kesik olarak doğmuş hayvana rastlar mısınız?” (Buhârî, Cenâiz 80, 93; Müslim, Kader 22; Muvatta, Cenâiz. 52; Tirmizî, Kader 5; Ebu Dâvud, Sünnet 18.<br />
<br />
Başka bir rivayette ise, Peygamber aleyhissalâtu vesselamın, “Doğan hiçbir çocuk yoktur ki, konuşmaya başlayıncaya kadar şu din üzere olmasın” buyurduğu bildirilmektedir.<br />
<br />
Bu ikinci rivayetin fıtrat ile İslâm’ın denkliğine dikkat çekmesi dolayısıyla, Türkçe metinlerde ilk hadisin ilk cümlesi genellikle “Her çocuk İslâm fıtratı üzere doğar” diye çevrilmiştir. Halbuki, hadisin aslı bu değildir; ve bu ‘izah’ veya ‘yorum’ hadisteki asıl vurgunun gözden uzak kalmasına sebebiyet vermektedir. Gerçekte, her iki hadisin ve elbette hadisin kendisine atıfta bulunduğu Rûm sûresi âyetinin bildirdiği üzere, bütün insanlar için değişmez tek bir fıtrat sözkonusudur ve o fıtrat da İslâm’a, Kur’ân’a birebir denk düşmektedir. Yoksa, bir İslâm fıtratı, Yahudi fıtratı, Hıristiyan fıtratı diye ayrı fıtratlar sözkonusu değildir.<br />
<br />
Ve hadisin gösterdiği üzere, anne-baba eğer çocuğun yaratılmış olduğu bu fıtratı bozmaz, tahrip etmez yahut dumura uğratmaz ise, çocuğun İslâm üzere başlayan hayat yolculuğunu İslâm üzere sürdürmesi mukadderdir. Nitekim, hadis “Çocuğu anne babası Yahudileştirir, Hıristiyanlaştırır veya Mecusîleştirir” dediği halde, “Çocuğu anne babası Müslümanlaştırır” dememektedir.<br />
<br />
Demek ki, her çocuk, fıtratına hariçten bir müdahele sözkonusu olmadığı takdirde hakikati bulur ve hakka teslim olur bir vaziyettedir. Anne babaya düşen ise, çocuğu ‘Müslümanlaştırmak’ değil, zaten ‘Müslüman,’ zira ‘fıtrat üzere’ doğan çocuğun bu saf hal üzere kalmasını sağlamaktır.<br />
<br />
Bu hadis, çocuğum doğru yol üzere olsun derken tehevvüre kapılan, baskıcı uygulamalara girişen, iradeye tahakküm kuran bir anlayıştan uzak olmaya bizi davet ettiği gibi, İslâm ile Hıristiyanlık arasındaki aslî bir farka da işaret etmektedir. Maddeye ve tabiata özünde ‘kötülük’ atfeden, Hz. Âdem’i saf bir fıtrat üzere değil ‘aslî günah’ ile resmeden Hıristiyanî anlayış, doğan bir bebeğin ancak vaftiz suyuyla yıkandıktan sonra ‘temizlendiğini’ öngörür; ve böylece ‘günah üzere’ doğmuş insanı doğrultma zaruretine işaret eder. İslâm’a göre ise, insan özü itibarıyla temizdir; doğrultulmaya, temizlenmeye, düzeltilmeye değil, bu aslî halinin korunmasına ihtiyacı vardır. Dolayısıyla anne babanın görevi, bir ‘yanlış’ı ‘doğru’ya doğru yontmak değil; bir ‘doğru’yu ‘yanlış’tan korumaktır. ‘Eğerek’ değil, ‘dik tutarak’ büyütüp yetiştirmektir.<br />
<br />
Fıtrat hadisi, zamane mü’minleri muharref Hıristiyanî kökleri olan “Nature is corrupt” anlayışının hüküm sürdüğü bir sosyal zeminde gelişmiş modern psikolojik faraziyelerin etkisi altında anne babaya aşırı görev, sorumluluk, rol ve tesir yükleyen yaklaşımları yerine, fıtratı okumaya ve fıtrata itimada sevkediyor.<br />
<br />
   19/03/2010 <br />
<br />
<br />
© 2009 karakalem.net, Metin Karabaşoğlu]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Camide Çocuk Olmak]]></title>
			<link>http://www.senaidemirci.biz/Camide-Cocuk-Olmak</link>
			<pubDate>Thu, 18 Mar 2010 18:23:35 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.senaidemirci.biz/Camide-Cocuk-Olmak</guid>
			<description><![CDATA[<div style="text-align: center;"><a href="http://www.yukleresim.com/" target="_blank"><img class="postimage" src="http://www.yukleresim.com/images/ju982t5ngv3c3v73j5fy.jpg" border="0" alt="[Resim: ju982t5ngv3c3v73j5fy.jpg&#93;" /></a><br />
<a href="http://www.yukleresim.com/" target="_blank"><img class="postimage" src="http://www.yukleresim.com/images/nmkifnjw8bpxh2wzqg3h.jpg" border="0" alt="[Resim: nmkifnjw8bpxh2wzqg3h.jpg&#93;" /></a><br />
<a href="http://www.yukleresim.com/" target="_blank"><img class="postimage" src="http://www.yukleresim.com/images/tplm22m4d3b4cyuppp2n.png" border="0" alt="[Resim: tplm22m4d3b4cyuppp2n.png&#93;" /></a><br />
<a href="http://www.yukleresim.com/" target="_blank"><img class="postimage" src="http://www.yukleresim.com/images/2sy9m55lgjled44pql8u.jpg" border="0" alt="[Resim: 2sy9m55lgjled44pql8u.jpg&#93;" /></a><br />
<a href="http://www.yukleresim.com/" target="_blank"><img class="postimage" src="http://www.yukleresim.com/images/x8z3c0rwxtu962cyku.jpg" border="0" alt="[Resim: x8z3c0rwxtu962cyku.jpg&#93;" /></a><br />
<a href="http://www.yukleresim.com/" target="_blank"><img class="postimage" src="http://www.yukleresim.com/images/0zyp8qvn8f1rpg6slz9p.jpg" border="0" alt="[Resim: 0zyp8qvn8f1rpg6slz9p.jpg&#93;" /></a><br />
<a href="http://www.yukleresim.com/" target="_blank"><img class="postimage" src="http://www.yukleresim.com/images/08a9d7p8x6x5h3uf9845.jpg" border="0" alt="[Resim: 08a9d7p8x6x5h3uf9845.jpg&#93;" /></a><br />
<a href="http://www.yukleresim.com/" target="_blank"><img class="postimage" src="http://www.yukleresim.com/images/76rt06oaibfnodssbgv8.jpg" border="0" alt="[Resim: 76rt06oaibfnodssbgv8.jpg&#93;" /></a></div>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div style="text-align: center;"><a href="http://www.yukleresim.com/" target="_blank"><img class="postimage" src="http://www.yukleresim.com/images/ju982t5ngv3c3v73j5fy.jpg" border="0" alt="[Resim: ju982t5ngv3c3v73j5fy.jpg]" /></a><br />
<a href="http://www.yukleresim.com/" target="_blank"><img class="postimage" src="http://www.yukleresim.com/images/nmkifnjw8bpxh2wzqg3h.jpg" border="0" alt="[Resim: nmkifnjw8bpxh2wzqg3h.jpg]" /></a><br />
<a href="http://www.yukleresim.com/" target="_blank"><img class="postimage" src="http://www.yukleresim.com/images/tplm22m4d3b4cyuppp2n.png" border="0" alt="[Resim: tplm22m4d3b4cyuppp2n.png]" /></a><br />
<a href="http://www.yukleresim.com/" target="_blank"><img class="postimage" src="http://www.yukleresim.com/images/2sy9m55lgjled44pql8u.jpg" border="0" alt="[Resim: 2sy9m55lgjled44pql8u.jpg]" /></a><br />
<a href="http://www.yukleresim.com/" target="_blank"><img class="postimage" src="http://www.yukleresim.com/images/x8z3c0rwxtu962cyku.jpg" border="0" alt="[Resim: x8z3c0rwxtu962cyku.jpg]" /></a><br />
<a href="http://www.yukleresim.com/" target="_blank"><img class="postimage" src="http://www.yukleresim.com/images/0zyp8qvn8f1rpg6slz9p.jpg" border="0" alt="[Resim: 0zyp8qvn8f1rpg6slz9p.jpg]" /></a><br />
<a href="http://www.yukleresim.com/" target="_blank"><img class="postimage" src="http://www.yukleresim.com/images/08a9d7p8x6x5h3uf9845.jpg" border="0" alt="[Resim: 08a9d7p8x6x5h3uf9845.jpg]" /></a><br />
<a href="http://www.yukleresim.com/" target="_blank"><img class="postimage" src="http://www.yukleresim.com/images/76rt06oaibfnodssbgv8.jpg" border="0" alt="[Resim: 76rt06oaibfnodssbgv8.jpg]" /></a></div>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Renault'ya kendimi ihbar ediyorum.]]></title>
			<link>http://www.senaidemirci.biz/Renault-ya-kendimi-ihbar-ediyorum</link>
			<pubDate>Thu, 18 Mar 2010 17:54:21 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.senaidemirci.biz/Renault-ya-kendimi-ihbar-ediyorum</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-family: Trebuchet MS;"><div style="text-align: center;"><span style="font-weight: bold;"><br />
Renault'ya kendimi ihbar ediyorum.<br />
<br />
<a href="http://www.yukleresim.com/" target="_blank"><img class="postimage" src="http://www.yukleresim.com/images/od51kh4sltrsl0cbpon.jpg" border="0" alt="[Resim: od51kh4sltrsl0cbpon.jpg&#93;" /></a><br />
Aslında suçum çok eskilere dayanıyor. 1975 yılıydı; ilk kez "hoca" ve daha sonra da "hacı" olacak babam bindi Reno'ya... Hatırlıyorum da, Samsun-Trabzon yolunda, canım Reno'nun gözünün yaşına bakmadan "namaz molası" verirdik. O da bizi, Allah bilir içi yanarak beklerdi. Ne etsin zavallı; taksitle maksitle parasını vermişiz bir kere! Sus dedik sustu! Git dedik gitti. Fabrikasından doğduğuna pişman etmişiz meğer Renault 12'mizi! Dahası da var: İçinde Kur'ân bile okunurdu o Reno'nun... Hatta başortülü annem, babaannem de fabrika yetkililerinden habersiz defalarca oturdular Reno 12'ye... Kapıdan hiç çevrilmedi başörtülüler. Çevirince anahtarını ister istemez açıyordu gariban!<br />
<br />
Yenilere gelelim. Yaklaşık son 3 yıl boyunca Renault Megane'la yol aldım. En azından sabah namazına götürme zulmü yapmadım ona. Evimizin yanındaki camiye Reno'suz da yürüyebiliyordum. Ama sık sık cuma namazına götürdüm; cami önüne park ettim! Başörtülü eşim de içinde olmak üzere, defalarca o Kutlu Doğum Programı senin, bu Namaz Paneli benim koşturdum Reno'mu... Dehşetle hatırlıyorum; içinde başörtülü eşim Kur'ân'dan ayetler falan okurdu, hiç durmaksızın dualar mırıldanırdı! Bir keresinde bagajına namaza dair CD'ler, kitaplar falan yüklemiştim. "Yeter artık!" bile diyemedi talihsiz. İnan olsun, CD çalarından saatlerce Kur'ân dinlediğim oldu; tık etmezdi!<br />
<br />
Hazır elimi yüzüme almışken son bir itirafta daha bulunayım: Renault Megane'ıma olabildiğince abdestli otururdum. Ah asıl suçumu söylemedim daha: Bir kaç defa hacı karşılamak için havaalanına götürdüm, hatta hacı olarak havaalanından Renault'larla alınanları gördüm. Ve biliyor musunuz ben de hacıyım!<br />
<br />
Reno'ma ne mi oldu? Küstü gitti! Şimdi yaya kaldım! Minibüslere talim ediyorum! İBB'nin "şeriatçı" başkanının adamlarının hazırladığı Akbil'le idare ediyorum!<br />
<br />
Bir bildiği varmış meğer:<br />
<br />
27 Şubat 2010 günü, Bursa'da Oyak-Renault fabrikasında, bir işçi, eşi, annesi ve babasıyla birlikte kooperatife alışverişe gitmek isteyecekmiş. Kapıdaki görevliler çalışan işçi ile başı açık eşini içeri almayacaklarmış. Ancak başörtülü annesi ile babasının girmesine izin vereceklermiş. Yaşlı çifti yağmur altında bekçi kulübesinin önünde bekleten görevliler, talimatın yönetimden geldiğini bildireceklermiş. Aynı işçi, insan kaynakları biriminden gönderilen elektronik posta ile ikinci şoku yaşayacakmış. Çalışanların eşleri ile yakınlarının hafta sonlarında alışveriş için kooperatife girmesinin yasaklandığının altı çizilen e-posta'da, üstü kapalı işten atma tehdidinde de bulunulacakmış!<br />
<br />
Küsüp gitmekte haklıymış koskoca Megane... Az bile yapmış! Oh olsun bana!<br />
<br />
Bence bundan sonra, bütün başörtülüler, namaz kılanlar, hacılar ve hocalar Renault'ya bindiğine utanmalı.. Hem de çok utanmalı...<br />
<br />
 <br />
</span></div></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-family: Trebuchet MS;"><div style="text-align: center;"><span style="font-weight: bold;"><br />
Renault'ya kendimi ihbar ediyorum.<br />
<br />
<a href="http://www.yukleresim.com/" target="_blank"><img class="postimage" src="http://www.yukleresim.com/images/od51kh4sltrsl0cbpon.jpg" border="0" alt="[Resim: od51kh4sltrsl0cbpon.jpg]" /></a><br />
Aslında suçum çok eskilere dayanıyor. 1975 yılıydı; ilk kez "hoca" ve daha sonra da "hacı" olacak babam bindi Reno'ya... Hatırlıyorum da, Samsun-Trabzon yolunda, canım Reno'nun gözünün yaşına bakmadan "namaz molası" verirdik. O da bizi, Allah bilir içi yanarak beklerdi. Ne etsin zavallı; taksitle maksitle parasını vermişiz bir kere! Sus dedik sustu! Git dedik gitti. Fabrikasından doğduğuna pişman etmişiz meğer Renault 12'mizi! Dahası da var: İçinde Kur'ân bile okunurdu o Reno'nun... Hatta başortülü annem, babaannem de fabrika yetkililerinden habersiz defalarca oturdular Reno 12'ye... Kapıdan hiç çevrilmedi başörtülüler. Çevirince anahtarını ister istemez açıyordu gariban!<br />
<br />
Yenilere gelelim. Yaklaşık son 3 yıl boyunca Renault Megane'la yol aldım. En azından sabah namazına götürme zulmü yapmadım ona. Evimizin yanındaki camiye Reno'suz da yürüyebiliyordum. Ama sık sık cuma namazına götürdüm; cami önüne park ettim! Başörtülü eşim de içinde olmak üzere, defalarca o Kutlu Doğum Programı senin, bu Namaz Paneli benim koşturdum Reno'mu... Dehşetle hatırlıyorum; içinde başörtülü eşim Kur'ân'dan ayetler falan okurdu, hiç durmaksızın dualar mırıldanırdı! Bir keresinde bagajına namaza dair CD'ler, kitaplar falan yüklemiştim. "Yeter artık!" bile diyemedi talihsiz. İnan olsun, CD çalarından saatlerce Kur'ân dinlediğim oldu; tık etmezdi!<br />
<br />
Hazır elimi yüzüme almışken son bir itirafta daha bulunayım: Renault Megane'ıma olabildiğince abdestli otururdum. Ah asıl suçumu söylemedim daha: Bir kaç defa hacı karşılamak için havaalanına götürdüm, hatta hacı olarak havaalanından Renault'larla alınanları gördüm. Ve biliyor musunuz ben de hacıyım!<br />
<br />
Reno'ma ne mi oldu? Küstü gitti! Şimdi yaya kaldım! Minibüslere talim ediyorum! İBB'nin "şeriatçı" başkanının adamlarının hazırladığı Akbil'le idare ediyorum!<br />
<br />
Bir bildiği varmış meğer:<br />
<br />
27 Şubat 2010 günü, Bursa'da Oyak-Renault fabrikasında, bir işçi, eşi, annesi ve babasıyla birlikte kooperatife alışverişe gitmek isteyecekmiş. Kapıdaki görevliler çalışan işçi ile başı açık eşini içeri almayacaklarmış. Ancak başörtülü annesi ile babasının girmesine izin vereceklermiş. Yaşlı çifti yağmur altında bekçi kulübesinin önünde bekleten görevliler, talimatın yönetimden geldiğini bildireceklermiş. Aynı işçi, insan kaynakları biriminden gönderilen elektronik posta ile ikinci şoku yaşayacakmış. Çalışanların eşleri ile yakınlarının hafta sonlarında alışveriş için kooperatife girmesinin yasaklandığının altı çizilen e-posta'da, üstü kapalı işten atma tehdidinde de bulunulacakmış!<br />
<br />
Küsüp gitmekte haklıymış koskoca Megane... Az bile yapmış! Oh olsun bana!<br />
<br />
Bence bundan sonra, bütün başörtülüler, namaz kılanlar, hacılar ve hocalar Renault'ya bindiğine utanmalı.. Hem de çok utanmalı...<br />
<br />
 <br />
</span></div></span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Bisiklet nedir?]]></title>
			<link>http://www.senaidemirci.biz/Bisiklet-nedir</link>
			<pubDate>Thu, 18 Mar 2010 17:44:20 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.senaidemirci.biz/Bisiklet-nedir</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-family: Trebuchet MS;"><div style="text-align: center;"><span style="font-weight: bold;"><br />
Bisiklet nedir?<br />
<br />
<a href="http://www.yukleresim.com/" target="_blank"><img class="postimage" src="http://www.yukleresim.com/images/m5uz51us7j9bkk3gjwh.jpg" border="0" alt="[Resim: m5uz51us7j9bkk3gjwh.jpg&#93;" /></a><br />
Kardeşliktir: Bazen o seni taşır bazen sen onu. Çocukluktur: Hayatla evliliğin balayı günlerinden. Hayal gücüdür: Durduğunda devrilir. Yaz'dır: Hep mavi bir gökyüzüyle birlikte anılır. Muhaliftir: İktidara aldışırsızdır, yol şeritlerini tanımaz. Dengedir: Statükoyla ilgilenmez, konfora burun kıvırır. Vefadır: Sahibi olmaksızın yürümez, alıp başını gitmez. İsyandır: Yargıtay üyesine yar olmaz, Anayasa Mahkemesi'nin kapısına uğramaz, saygı duruşuna gelmez, Deniz'i de Devlet'i de sırtından dehler. Sivildir: Köyleri boşalttığı, çoban kızları bombaladığı vaki değildir: "mühimmat" nakliyatına alet olmaz. Delikanlıdır: Fatih Altaylı, M. Bardakçı takımından itibar dilenmez.<br />
</span></div></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-family: Trebuchet MS;"><div style="text-align: center;"><span style="font-weight: bold;"><br />
Bisiklet nedir?<br />
<br />
<a href="http://www.yukleresim.com/" target="_blank"><img class="postimage" src="http://www.yukleresim.com/images/m5uz51us7j9bkk3gjwh.jpg" border="0" alt="[Resim: m5uz51us7j9bkk3gjwh.jpg]" /></a><br />
Kardeşliktir: Bazen o seni taşır bazen sen onu. Çocukluktur: Hayatla evliliğin balayı günlerinden. Hayal gücüdür: Durduğunda devrilir. Yaz'dır: Hep mavi bir gökyüzüyle birlikte anılır. Muhaliftir: İktidara aldışırsızdır, yol şeritlerini tanımaz. Dengedir: Statükoyla ilgilenmez, konfora burun kıvırır. Vefadır: Sahibi olmaksızın yürümez, alıp başını gitmez. İsyandır: Yargıtay üyesine yar olmaz, Anayasa Mahkemesi'nin kapısına uğramaz, saygı duruşuna gelmez, Deniz'i de Devlet'i de sırtından dehler. Sivildir: Köyleri boşalttığı, çoban kızları bombaladığı vaki değildir: "mühimmat" nakliyatına alet olmaz. Delikanlıdır: Fatih Altaylı, M. Bardakçı takımından itibar dilenmez.<br />
</span></div></span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Edincikli Mehmet Er]]></title>
			<link>http://www.senaidemirci.biz/Edincikli-Mehmet-Er</link>
			<pubDate>Thu, 18 Mar 2010 15:39:44 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.senaidemirci.biz/Edincikli-Mehmet-Er</guid>
			<description><![CDATA["Edincikli Mehmet Er'in bir top mermisinin parçaladığı konumdan kanlar içerisinde bir et parçası sarkmaktadır.Yalvarırcasına: <br />
<br />
"Komutanım ne olur şu kolumu kes!" <br />
Sağ eliyle yakaladığı ve tuttuğu sarkık kola bakan Teğmen donmuştur.Edincikli Mehmet Er tek ve emin sesi ile tekrarlar: <br />
"Allah Aşkına, Allah Rızası için kes şu kolumu!!!" <br />
Bu ilahi cümleleri eimr gibi işiten Teğmen Saip, bıcağı kola kola vurur.Gık bile dememiştir, Edincikli Mehmet.Bir sağ elindeki kola, bir ileride Allah! Allah! nidaları arasında çarpışan erlere bakar ve kolu fırlatır: "Bu kol vatana feda olsun," der.Yerdeki et parçalrından başını kaldıran Teğmen'in karşısında kimse yoktur.Çünkü, Edincikli, Hakla alış verişe başlayınca herşeyi, acıyı, özlemleri unutuyor, rahmet deryalarında, tecelli dalgalarında yıkanıp arınırken, kolunun fani bedenden ayrılma işlemini duymuyordu.O ateş, o yangın fakat getirilmez feryatlar içinde, edincikli bu cehennemi ateş altında kendinden geçti.Bir avuç istek ve özlem halinde yandı, tüttü.<br />
Edincikli Mehmet, çoktan kolunun öcünü almak için vatan için Allah için hücum saflarına katılmıştı.Alayların içine karışır, teke tek vuruşur.Onu durdurmak mümkün değil artık, yine harikalar gösterir, bire bir dövüşür, bire on dövüşür, bire yüz dövüşür... Allah'ın ıyla haklamadığı kafir kalmaz.Ama kaderden kaçılmaz ki! Kolunun kopmasıyla kaybettiği kan onu halsiz düşürmeye başlamış Edincikli'ye şimdi de şehitlik mertebesi ekleniyordu.Güzel yüzü soldu, sarardı, canı teninden süzüldü...Gözü dünyaya kapandı..."<br />
<br />
Teğmen SAİP<br />
Çanakkale Savaşlarından]]></description>
			<content:encoded><![CDATA["Edincikli Mehmet Er'in bir top mermisinin parçaladığı konumdan kanlar içerisinde bir et parçası sarkmaktadır.Yalvarırcasına: <br />
<br />
"Komutanım ne olur şu kolumu kes!" <br />
Sağ eliyle yakaladığı ve tuttuğu sarkık kola bakan Teğmen donmuştur.Edincikli Mehmet Er tek ve emin sesi ile tekrarlar: <br />
"Allah Aşkına, Allah Rızası için kes şu kolumu!!!" <br />
Bu ilahi cümleleri eimr gibi işiten Teğmen Saip, bıcağı kola kola vurur.Gık bile dememiştir, Edincikli Mehmet.Bir sağ elindeki kola, bir ileride Allah! Allah! nidaları arasında çarpışan erlere bakar ve kolu fırlatır: "Bu kol vatana feda olsun," der.Yerdeki et parçalrından başını kaldıran Teğmen'in karşısında kimse yoktur.Çünkü, Edincikli, Hakla alış verişe başlayınca herşeyi, acıyı, özlemleri unutuyor, rahmet deryalarında, tecelli dalgalarında yıkanıp arınırken, kolunun fani bedenden ayrılma işlemini duymuyordu.O ateş, o yangın fakat getirilmez feryatlar içinde, edincikli bu cehennemi ateş altında kendinden geçti.Bir avuç istek ve özlem halinde yandı, tüttü.<br />
Edincikli Mehmet, çoktan kolunun öcünü almak için vatan için Allah için hücum saflarına katılmıştı.Alayların içine karışır, teke tek vuruşur.Onu durdurmak mümkün değil artık, yine harikalar gösterir, bire bir dövüşür, bire on dövüşür, bire yüz dövüşür... Allah'ın ıyla haklamadığı kafir kalmaz.Ama kaderden kaçılmaz ki! Kolunun kopmasıyla kaybettiği kan onu halsiz düşürmeye başlamış Edincikli'ye şimdi de şehitlik mertebesi ekleniyordu.Güzel yüzü soldu, sarardı, canı teninden süzüldü...Gözü dünyaya kapandı..."<br />
<br />
Teğmen SAİP<br />
Çanakkale Savaşlarından]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Çanakkale Şehitlerini Rahmetle Anıyoruz]]></title>
			<link>http://www.senaidemirci.biz/Canakkale-Sehitlerini-Rahmetle-Aniyoruz</link>
			<pubDate>Thu, 18 Mar 2010 10:16:15 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.senaidemirci.biz/Canakkale-Sehitlerini-Rahmetle-Aniyoruz</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-family: Trebuchet MS;"><span style="font-weight: bold;"><span style="color: #FF0000;"><span style="font-size: large;">18 Mart Çanakkale Şehitleri Haftası dolayısıyla Çanakkale Savaşlarında bu toprağın bağrına düşen bütün şehitlerimizi rahmetle anıyoruz. </span></span><br />
<br />
<img class="postimage" src="http://www.m-fgulen.org/images/stories/tr/tr.fgulen.com-canakkale-sehitlerini-rahmetle-aniyoruz.jpg" border="0" alt="[Resim: tr.fgulen.com-canakkale-sehitlerini-rahm...iyoruz.jpg&#93;" /><br />
<br />
<span style="color: #0000CD;"><span style="font-size: x-large;">Çanakkale'ye tarihi bir bakış<br />
</span></span><br />
<br />
Osmanlı beylerinden ve ilk akıncılardan olan Süleyman Şah, Murad Hüdavendigâr'ın ağabeyidir. Babasından sonra hükümdarlık, kendisine kalacaktır. Fakat O, devamlı sûrette Avrupa'ya, Bizans'ın sinesine doğru akınlar tertip ediyordu. Çanakkale'den sallarla geçmesini becermiş, Gelibolu'yu hakimiyeti altına almış, Bolayır'a kadar ilerlemişti. Herkes onun hükümdar olacağını ve birgün milletinin başına geçeceğini düşünüyordu. Ancak O, ötelerden gelen bir müjdeyi vicdanında duymuş gibi akıncı beylerini topladı ve şöyle dedi:<br />
<br />
"Şayet ben bugün ölürsem, ölümümü duyan Bizans'lılar, bundan istifadeye kalkacak ve aldığımız yerlere yeniden hücum edeceklerdir. Size vasiyetim, cenazemin başında toplanıp el ele tutuşunuz, Allah'a ve Rasûlü'ne sığınarak düşmana saldırınız. Sakın, cihaddan geri durmayınız."<br />
<br />
<img class="postimage" src="http://www.m-fgulen.org/images/stories/haber_13377_2.jpg" border="0" alt="[Resim: haber_13377_2.jpg&#93;" /><br />
<br />
<br />
<br />
Ertesi gün bir yerde, atının ayağı köstebek çukuruna girer ve mübarek şehid namzedi, atından baş aşağı düşerek şehit olur. Dedikleri, aynen çıkmıştır. Beyler, onun başında toplanır ve el ele vererek düşmana hücum ederler. Bizans askerleri, bozguna uğrayıp kaçmıştır. Daha sonra ise, İslâm ordusuna şunları söyleyeceklerdir:<br />
<br />
"Her defasında önünüzde koşan o levend ve civanmert delikanlı var ya, siz bize hücum ettiğinizde o, yeşil bir sarıkla yine sizin önünüzdeydi ve yalın-kılıç bize hücum etti." Bunun ma'nâsı şuydu: Nasıl Mus'ab şehid olduktan sonra Allah (cc), Mus'ab'ın yerine bir melek koyup savaştırmıştı; nasıl Hz. Hamza Efendimiz'in büyük kavgasını kıyamete kadar devam ettiriyordu; aynen öyle de, batının sinesine doğru Rasûl-ü Ekrem'in adını götürmek isteyen Süleyman Şah da vefat edince Allah, onun hizmetini de devam ettiriyordu. Çünkü, Kur'ân'ın ifadesiyle şehidler ölmez. Bunu, Çanakkale savaşlarında İngiliz ordusunun komutanı Hamilton da ifade etmektedir:<br />
<br />
Hamilton, "Biz Çanakkale'de sizin süngülerinizden, mavzerlerinizden kaçmıyorduk. Önünüzde, tanımadığımız, kendilerine top-tüfek işlemeyen yeşil sarıklı leventler vardı ki, biz onlardan kaçıyorduk." diyordu.<br />
<br />
Hamilton'un anlattığı leventler, ervâh-ı şühedâ (şehidlerin ruhları) idi, onlar ki, ölümsüzlüğe erdiklerinden her zaman hayattadırlar.<br />
<br />
Evet, mü'min izzetle ölmeyi kabul ettikten sonra, onun izzeti kıyamete kadar devam edecek ve o mensub bulunduğu dini adına hep bir şeref sancağı gibi dalgalanıp duracaktır. Böyle bir ölüm ise, ancak "hayatı istihkâr ile ölümün yüzüne gülen eroğlu erlere" nasip olacaktır. Cihadı ancak onlar, yani, doğuştan havari olanlar yapar. Ve onlar, sadece bir milletin iftihar anlayışına da sığmazlar; bütün bir İslâm âleminin gönlü onlara ebedî mahbes olur...<br />
<br />
<img class="postimage" src="http://www.m-fgulen.org/images/stories/haber_13377_3.jpg" border="0" alt="[Resim: haber_13377_3.jpg&#93;" /><br />
<br />
<span style="color: #0000CD;"><span style="font-size: x-large;">Sarıklı süvariler<br />
</span></span><br />
<br />
Bedir'de, Uhud'da, Huneyn'de çok açık ve seçik olarak melekler bizzat göründükleri gibi, Çanakkale'de, Kıbrıs'ta, Afganistan'da ve İslâm'ın yüce adının yükseltilmesi için kavga verilen daha nice yerlerde, melekler görülmüş ve müşahede edilmiştir. Bu çeşit melâikeye ait temessüller sayılamayacak kadar çoktur. Bütün mesele, meleklerin bulunabilecekleri zemini, bizlerin hazır hale getirmesidir. Bu yapıldığı takdirde melekler yine gelir, içimizde arz-ı endam eder ve bizlere de görünürler.<br />
<br />
<span style="color: #0000CD;"><span style="font-size: x-large;">Hamilton'un rüyası<br />
</span></span><br />
<br />
Çanakkale Harbi'nde İtilaf Devletleri Kumandanı Sir Jan Hamilton, 21 Eylül 1911'de gördüğü bir rüyayı şöyle anlatıyor:[4&#93;<br />
<br />
"Dün gece korkunç bir rüya gördüm. İmroz'da çadırımın içindeki küçük portatif karyolamda yatmaktaydım. Birdenbire kendimi buz gibi sulara gömülmüş buldum. Birisi beni denizin dibine doğru çekiyordu. Boğuluyordum. İki kuvvetli elin boğazımı sıktığını hissediyordum. Bu iki el, beni hem boğuyor hem de denizin derinliklerine sürüklüyordu. Nefesim kesiliyordu.<br />
<br />
Dehşetli bir mücadeleyle kendimi bu iki elden kurtarmaya çalıştım. Bu, o kadar sıkıntılı bir boğuşmaydı ki, yatağımda güçlükle gözlerimi açtığım zaman, bütün vücudum zangır zangır titremekteydi. Baştan aşağıya kan ter içinde kalmıştım. Boğazımı sıkan iki kuvvetli pençeyi görür gibi oldum. Çadırımın içinde sanki bir hayalet vardı. Fakat yüzü karanlıkta seçilmiyordu. Bu hayal yavaş yavaş gözden silinip kayboldu. Boğazım ferahladı. Rahat nefes almaya başladım.<br />
<br />
Çadıra bir düşman mı girmişti? Ömrümde bu kadar korkunç bir rüya gördüğümü hatırlamıyorum. Uyandıktan sonra saatlerce bu korkunç rüyanın dehşeti içinde kaldım ve bir türlü kafamdaki acayip düşünceleri atamadım: Çanakkale tekin değildi. Üzerimize kaçınılmaz bir tehlike çökmüştü. Hepimizi meş'um (uğursuz) bir akibet beklemektedir."<br />
<br />
Ve Hamilton'un beklediği akıbet aynen vaki olmuştur.<br />
<br />
<img class="postimage" src="http://www.m-fgulen.org/images/stories/haber_13377_4.jpg" border="0" alt="[Resim: haber_13377_4.jpg&#93;" /><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: x-large;"><span style="color: #0000CD;">Çanakkale'de düşmanı püskürten güç<br />
</span></span><br />
<br />
Evet, sonunda ölüm de olsa, müminin kadere olan inanç, tevekkül ve teslimiyeti değil midir ki, kuvvet dengesi her bakımdan aleyhimize olmasına rağmen, Çanakkale önlerinde[5&#93; İngilizleri Allah'ın izniyle yüzgeri etmişizdir. Bu seviyede bir inanç ve teslimiyete ulaşmak hülyâmızdır, rüyamızdır. İnşâallah, en kâmil manada onu elde ederiz.<br />
<br />
<span style="color: #0000CD;"><span style="font-size: x-large;">Bozgun veya Çanakkale ruhu<br />
</span></span><br />
<br />
Bozgun deyip geçmeyin. Bir milletin kaderini değiştirir bozgunlar. Mesela, Viyana önlerinde yaşadığımız bozgun... Kaç defa kendi kendime söylenmişimdir; "Keşke! Viyana'da Osmanlı'ya bozgunu yaşatan askerlerin hepsi Merzifonlu ile beraber kollarını kanatlarını verselerdi, lime lime doğransalardı da Türk milletini bozgun ile tanıştırmasalardı; bozguna uğrama nedir duyurmasalardı o askerler." Çünkü o vakte kadar bu millet bozgun nedir bilmiyordu. Çanakkale'dekiler gibi davranmalıydılar: "Mermim yok, topum yok; ama süngüm var, tüfeğimin dipçiği var ya!" demeliydiler. Zira böyle kader-denk noktalarında "Ya devlet başa, ya kuzgun leşe..." felsefesi ile hareket edilir. Ama ne Merzifonlu ne de askerler bu feraseti gösterebildiler.<br />
<br />
Bence, günümüzde karşı karşıya kaldığımız problemlere küçük veya büyük, bugün veya yarın bu türlü bozgunlara öncülük edecek şeyler olarak bakmalı ve ona göre tavır almalı. Onların çözümü uğrunda her şeyi göze alacak bir yüreğe sahip olmalı. Yoksa bana göre o yüreği taşımamalı. Zira o yürek değil, bir et parçasından ibarettir.<br />
<br />
<img class="postimage" src="http://www.m-fgulen.org/images/stories/haber_13377_5.jpg" border="0" alt="[Resim: haber_13377_5.jpg&#93;" /><br />
<br />
Zannediyorum, hepimiz Fatih'le beraber İstanbul surlarına çıkmayı arzu ederiz. Hepimiz Yavuz Selim'in yanında "Kutlu Nebî"nin kılavuzluk ettiği seferde bulunmak isteriz. Fakat ben "Merhum Şair"in bu sözlerini her hatırladığımda diyorum ki, "Ya Rab! İyi ki bizi evvel getirmemişsin, kim bilir ne olurduk!" Çünkü o günlerde her on haneden ikisine iki tane şehit düşerdi; her gün vatanın dört bucağından feryad u figan yükselirdi. Şimdilerde -Allah tek bir acıyı da göstermesin- bir askerimiz şehit düşüyor, yüreğimiz yanıyor, ağlıyoruz. O günlerde ise binlerce insan ölüyordu. Biz sadece Çanakkale'yi biliyoruz; ama o savaşların hiçbirinde binden az insan ölmemiştir ve her savaşta binlerce aileden feryad kopmuştur. İşte, o zor günler, mesela, bir İstiklâl Harbi de "teklifi mâ lâ yutak" değildir. Fakat günümüz şartlarında düşünürsek, o günler bizim için katlanılması imkânsız zaman dilimleridir.<br />
<br />
<span style="color: #0000CD;"><span style="font-size: x-large;">Çanakkale'deki şahs-ı manevinin gücü<br />
</span></span><br />
<br />
ertleri birbirine bağlı bir toplulukta her zaman bir gavsiyet, bir kutbiyet olabilir. Çanakkale'de şehit olan yiğitlerin her biri veli olabilir; ama onlara asıl destan yazdıran şey, her birinin kalbî ve ruhî beraberliğinden hâsıl olan şahs-ı mânevî ve o şahs-ı mânevînin velâyetidir. Öyle bir topluluk, bela ve musibetlere karşı bir paratoner gibidir. Allah Teâlâ, "Rabb'in, halkı dürüst hareket eden, hem kendi nefislerini hem de birbirlerini düzeltmeye çalışan diyarları, haksız yere asla helâk etmez" (Hûd, 11/117) buyuruyor. Evet, bir milletin içinde hayır düşünceli, ıslahçı bir topluluk varsa, Allah (celle celâluhû) o karyeyi, o beldeyi, o ülkeyi helâk etmez. Bütünleşmiş; bünyan-ı marsûs olmuş; fertleri, ancak balyozla vurup kırılabilecek bir binanın birbirine girmiş parçaları haline gelmiş bir milleti ve toplumu felâkete uğratmaz. Ama milleti meydana getiren fertler böyle ıslahçı insanlar değillerse, öyle insanların akıbetinden korkulur.<br />
<br />
<img class="postimage" src="http://www.m-fgulen.org/images/stories/haber_13377_6.jpg" border="0" alt="[Resim: haber_13377_6.jpg&#93;" /><br />
<br />
<br />
<span style="color: #0000CD;"><span style="font-size: x-large;">"Yine de bir şey yaptım diyemem hatırana"<br />
</span></span><br />
<br />
Kahramanlıkları tamamiyet ve bitevîlik arz eden bu milletin mütemâdiliğe açık mefkûresi her çeşit bayağılığın üstünde, zaferde de hezimette de, uğrunda canların feda edildiği bir sancak gibi ta'ziz edilegelmiştir. Fatih o sancağın altında İstanbul'u çiğneyip geçti ve garbın âfâkında bir çığlık oldu inledi.. Kânûnî, batı yamaçlarında o livânın dalgalanışını temâşâ ede ede ötelere yürüdü.. Çanakkale kahramanları, onun adına kanlarıyla "Bedir" gibi destanlar yazdı ve Anadolu insanı binbir yoklukla kuşatıldığı bir dönemde ona son vefa borcunu edâ ederek mukaddes tarihimizin kalbiyle bir kere daha gürledi ve "ebed-müddet" dedi.<br />
<br />
Bazı hadislerde "ahirette bütün Nebilerin gıpta ile bakacakları topluluklar"dan bahsedilir. İhtimal bu topluluklar, peygamberâne bir azim ve kararlılıkla hizmet eden ve yaptıkları hizmet karşılığında hiçbir beklentiye girmeyen kişilerdir. Mehmet Akif, Çanakkale Şehitleri için "Yine birşey yaptım diyemem hatırana" der. Aynen öyle de, din-i mübin-i İslâm için büyük işler yapanlar "Yine birşey yapamadık senin için" demelidirler ki, hadiste bahsedilen topluluk içine girebilsinler.<br />
<br />
M.F.G</span></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-family: Trebuchet MS;"><span style="font-weight: bold;"><span style="color: #FF0000;"><span style="font-size: large;">18 Mart Çanakkale Şehitleri Haftası dolayısıyla Çanakkale Savaşlarında bu toprağın bağrına düşen bütün şehitlerimizi rahmetle anıyoruz. </span></span><br />
<br />
<img class="postimage" src="http://www.m-fgulen.org/images/stories/tr/tr.fgulen.com-canakkale-sehitlerini-rahmetle-aniyoruz.jpg" border="0" alt="[Resim: tr.fgulen.com-canakkale-sehitlerini-rahm...iyoruz.jpg]" /><br />
<br />
<span style="color: #0000CD;"><span style="font-size: x-large;">Çanakkale'ye tarihi bir bakış<br />
</span></span><br />
<br />
Osmanlı beylerinden ve ilk akıncılardan olan Süleyman Şah, Murad Hüdavendigâr'ın ağabeyidir. Babasından sonra hükümdarlık, kendisine kalacaktır. Fakat O, devamlı sûrette Avrupa'ya, Bizans'ın sinesine doğru akınlar tertip ediyordu. Çanakkale'den sallarla geçmesini becermiş, Gelibolu'yu hakimiyeti altına almış, Bolayır'a kadar ilerlemişti. Herkes onun hükümdar olacağını ve birgün milletinin başına geçeceğini düşünüyordu. Ancak O, ötelerden gelen bir müjdeyi vicdanında duymuş gibi akıncı beylerini topladı ve şöyle dedi:<br />
<br />
"Şayet ben bugün ölürsem, ölümümü duyan Bizans'lılar, bundan istifadeye kalkacak ve aldığımız yerlere yeniden hücum edeceklerdir. Size vasiyetim, cenazemin başında toplanıp el ele tutuşunuz, Allah'a ve Rasûlü'ne sığınarak düşmana saldırınız. Sakın, cihaddan geri durmayınız."<br />
<br />
<img class="postimage" src="http://www.m-fgulen.org/images/stories/haber_13377_2.jpg" border="0" alt="[Resim: haber_13377_2.jpg]" /><br />
<br />
<br />
<br />
Ertesi gün bir yerde, atının ayağı köstebek çukuruna girer ve mübarek şehid namzedi, atından baş aşağı düşerek şehit olur. Dedikleri, aynen çıkmıştır. Beyler, onun başında toplanır ve el ele vererek düşmana hücum ederler. Bizans askerleri, bozguna uğrayıp kaçmıştır. Daha sonra ise, İslâm ordusuna şunları söyleyeceklerdir:<br />
<br />
"Her defasında önünüzde koşan o levend ve civanmert delikanlı var ya, siz bize hücum ettiğinizde o, yeşil bir sarıkla yine sizin önünüzdeydi ve yalın-kılıç bize hücum etti." Bunun ma'nâsı şuydu: Nasıl Mus'ab şehid olduktan sonra Allah (cc), Mus'ab'ın yerine bir melek koyup savaştırmıştı; nasıl Hz. Hamza Efendimiz'in büyük kavgasını kıyamete kadar devam ettiriyordu; aynen öyle de, batının sinesine doğru Rasûl-ü Ekrem'in adını götürmek isteyen Süleyman Şah da vefat edince Allah, onun hizmetini de devam ettiriyordu. Çünkü, Kur'ân'ın ifadesiyle şehidler ölmez. Bunu, Çanakkale savaşlarında İngiliz ordusunun komutanı Hamilton da ifade etmektedir:<br />
<br />
Hamilton, "Biz Çanakkale'de sizin süngülerinizden, mavzerlerinizden kaçmıyorduk. Önünüzde, tanımadığımız, kendilerine top-tüfek işlemeyen yeşil sarıklı leventler vardı ki, biz onlardan kaçıyorduk." diyordu.<br />
<br />
Hamilton'un anlattığı leventler, ervâh-ı şühedâ (şehidlerin ruhları) idi, onlar ki, ölümsüzlüğe erdiklerinden her zaman hayattadırlar.<br />
<br />
Evet, mü'min izzetle ölmeyi kabul ettikten sonra, onun izzeti kıyamete kadar devam edecek ve o mensub bulunduğu dini adına hep bir şeref sancağı gibi dalgalanıp duracaktır. Böyle bir ölüm ise, ancak "hayatı istihkâr ile ölümün yüzüne gülen eroğlu erlere" nasip olacaktır. Cihadı ancak onlar, yani, doğuştan havari olanlar yapar. Ve onlar, sadece bir milletin iftihar anlayışına da sığmazlar; bütün bir İslâm âleminin gönlü onlara ebedî mahbes olur...<br />
<br />
<img class="postimage" src="http://www.m-fgulen.org/images/stories/haber_13377_3.jpg" border="0" alt="[Resim: haber_13377_3.jpg]" /><br />
<br />
<span style="color: #0000CD;"><span style="font-size: x-large;">Sarıklı süvariler<br />
</span></span><br />
<br />
Bedir'de, Uhud'da, Huneyn'de çok açık ve seçik olarak melekler bizzat göründükleri gibi, Çanakkale'de, Kıbrıs'ta, Afganistan'da ve İslâm'ın yüce adının yükseltilmesi için kavga verilen daha nice yerlerde, melekler görülmüş ve müşahede edilmiştir. Bu çeşit melâikeye ait temessüller sayılamayacak kadar çoktur. Bütün mesele, meleklerin bulunabilecekleri zemini, bizlerin hazır hale getirmesidir. Bu yapıldığı takdirde melekler yine gelir, içimizde arz-ı endam eder ve bizlere de görünürler.<br />
<br />
<span style="color: #0000CD;"><span style="font-size: x-large;">Hamilton'un rüyası<br />
</span></span><br />
<br />
Çanakkale Harbi'nde İtilaf Devletleri Kumandanı Sir Jan Hamilton, 21 Eylül 1911'de gördüğü bir rüyayı şöyle anlatıyor:[4]<br />
<br />
"Dün gece korkunç bir rüya gördüm. İmroz'da çadırımın içindeki küçük portatif karyolamda yatmaktaydım. Birdenbire kendimi buz gibi sulara gömülmüş buldum. Birisi beni denizin dibine doğru çekiyordu. Boğuluyordum. İki kuvvetli elin boğazımı sıktığını hissediyordum. Bu iki el, beni hem boğuyor hem de denizin derinliklerine sürüklüyordu. Nefesim kesiliyordu.<br />
<br />
Dehşetli bir mücadeleyle kendimi bu iki elden kurtarmaya çalıştım. Bu, o kadar sıkıntılı bir boğuşmaydı ki, yatağımda güçlükle gözlerimi açtığım zaman, bütün vücudum zangır zangır titremekteydi. Baştan aşağıya kan ter içinde kalmıştım. Boğazımı sıkan iki kuvvetli pençeyi görür gibi oldum. Çadırımın içinde sanki bir hayalet vardı. Fakat yüzü karanlıkta seçilmiyordu. Bu hayal yavaş yavaş gözden silinip kayboldu. Boğazım ferahladı. Rahat nefes almaya başladım.<br />
<br />
Çadıra bir düşman mı girmişti? Ömrümde bu kadar korkunç bir rüya gördüğümü hatırlamıyorum. Uyandıktan sonra saatlerce bu korkunç rüyanın dehşeti içinde kaldım ve bir türlü kafamdaki acayip düşünceleri atamadım: Çanakkale tekin değildi. Üzerimize kaçınılmaz bir tehlike çökmüştü. Hepimizi meş'um (uğursuz) bir akibet beklemektedir."<br />
<br />
Ve Hamilton'un beklediği akıbet aynen vaki olmuştur.<br />
<br />
<img class="postimage" src="http://www.m-fgulen.org/images/stories/haber_13377_4.jpg" border="0" alt="[Resim: haber_13377_4.jpg]" /><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: x-large;"><span style="color: #0000CD;">Çanakkale'de düşmanı püskürten güç<br />
</span></span><br />
<br />
Evet, sonunda ölüm de olsa, müminin kadere olan inanç, tevekkül ve teslimiyeti değil midir ki, kuvvet dengesi her bakımdan aleyhimize olmasına rağmen, Çanakkale önlerinde[5] İngilizleri Allah'ın izniyle yüzgeri etmişizdir. Bu seviyede bir inanç ve teslimiyete ulaşmak hülyâmızdır, rüyamızdır. İnşâallah, en kâmil manada onu elde ederiz.<br />
<br />
<span style="color: #0000CD;"><span style="font-size: x-large;">Bozgun veya Çanakkale ruhu<br />
</span></span><br />
<br />
Bozgun deyip geçmeyin. Bir milletin kaderini değiştirir bozgunlar. Mesela, Viyana önlerinde yaşadığımız bozgun... Kaç defa kendi kendime söylenmişimdir; "Keşke! Viyana'da Osmanlı'ya bozgunu yaşatan askerlerin hepsi Merzifonlu ile beraber kollarını kanatlarını verselerdi, lime lime doğransalardı da Türk milletini bozgun ile tanıştırmasalardı; bozguna uğrama nedir duyurmasalardı o askerler." Çünkü o vakte kadar bu millet bozgun nedir bilmiyordu. Çanakkale'dekiler gibi davranmalıydılar: "Mermim yok, topum yok; ama süngüm var, tüfeğimin dipçiği var ya!" demeliydiler. Zira böyle kader-denk noktalarında "Ya devlet başa, ya kuzgun leşe..." felsefesi ile hareket edilir. Ama ne Merzifonlu ne de askerler bu feraseti gösterebildiler.<br />
<br />
Bence, günümüzde karşı karşıya kaldığımız problemlere küçük veya büyük, bugün veya yarın bu türlü bozgunlara öncülük edecek şeyler olarak bakmalı ve ona göre tavır almalı. Onların çözümü uğrunda her şeyi göze alacak bir yüreğe sahip olmalı. Yoksa bana göre o yüreği taşımamalı. Zira o yürek değil, bir et parçasından ibarettir.<br />
<br />
<img class="postimage" src="http://www.m-fgulen.org/images/stories/haber_13377_5.jpg" border="0" alt="[Resim: haber_13377_5.jpg]" /><br />
<br />
Zannediyorum, hepimiz Fatih'le beraber İstanbul surlarına çıkmayı arzu ederiz. Hepimiz Yavuz Selim'in yanında "Kutlu Nebî"nin kılavuzluk ettiği seferde bulunmak isteriz. Fakat ben "Merhum Şair"in bu sözlerini her hatırladığımda diyorum ki, "Ya Rab! İyi ki bizi evvel getirmemişsin, kim bilir ne olurduk!" Çünkü o günlerde her on haneden ikisine iki tane şehit düşerdi; her gün vatanın dört bucağından feryad u figan yükselirdi. Şimdilerde -Allah tek bir acıyı da göstermesin- bir askerimiz şehit düşüyor, yüreğimiz yanıyor, ağlıyoruz. O günlerde ise binlerce insan ölüyordu. Biz sadece Çanakkale'yi biliyoruz; ama o savaşların hiçbirinde binden az insan ölmemiştir ve her savaşta binlerce aileden feryad kopmuştur. İşte, o zor günler, mesela, bir İstiklâl Harbi de "teklifi mâ lâ yutak" değildir. Fakat günümüz şartlarında düşünürsek, o günler bizim için katlanılması imkânsız zaman dilimleridir.<br />
<br />
<span style="color: #0000CD;"><span style="font-size: x-large;">Çanakkale'deki şahs-ı manevinin gücü<br />
</span></span><br />
<br />
ertleri birbirine bağlı bir toplulukta her zaman bir gavsiyet, bir kutbiyet olabilir. Çanakkale'de şehit olan yiğitlerin her biri veli olabilir; ama onlara asıl destan yazdıran şey, her birinin kalbî ve ruhî beraberliğinden hâsıl olan şahs-ı mânevî ve o şahs-ı mânevînin velâyetidir. Öyle bir topluluk, bela ve musibetlere karşı bir paratoner gibidir. Allah Teâlâ, "Rabb'in, halkı dürüst hareket eden, hem kendi nefislerini hem de birbirlerini düzeltmeye çalışan diyarları, haksız yere asla helâk etmez" (Hûd, 11/117) buyuruyor. Evet, bir milletin içinde hayır düşünceli, ıslahçı bir topluluk varsa, Allah (celle celâluhû) o karyeyi, o beldeyi, o ülkeyi helâk etmez. Bütünleşmiş; bünyan-ı marsûs olmuş; fertleri, ancak balyozla vurup kırılabilecek bir binanın birbirine girmiş parçaları haline gelmiş bir milleti ve toplumu felâkete uğratmaz. Ama milleti meydana getiren fertler böyle ıslahçı insanlar değillerse, öyle insanların akıbetinden korkulur.<br />
<br />
<img class="postimage" src="http://www.m-fgulen.org/images/stories/haber_13377_6.jpg" border="0" alt="[Resim: haber_13377_6.jpg]" /><br />
<br />
<br />
<span style="color: #0000CD;"><span style="font-size: x-large;">"Yine de bir şey yaptım diyemem hatırana"<br />
</span></span><br />
<br />
Kahramanlıkları tamamiyet ve bitevîlik arz eden bu milletin mütemâdiliğe açık mefkûresi her çeşit bayağılığın üstünde, zaferde de hezimette de, uğrunda canların feda edildiği bir sancak gibi ta'ziz edilegelmiştir. Fatih o sancağın altında İstanbul'u çiğneyip geçti ve garbın âfâkında bir çığlık oldu inledi.. Kânûnî, batı yamaçlarında o livânın dalgalanışını temâşâ ede ede ötelere yürüdü.. Çanakkale kahramanları, onun adına kanlarıyla "Bedir" gibi destanlar yazdı ve Anadolu insanı binbir yoklukla kuşatıldığı bir dönemde ona son vefa borcunu edâ ederek mukaddes tarihimizin kalbiyle bir kere daha gürledi ve "ebed-müddet" dedi.<br />
<br />
Bazı hadislerde "ahirette bütün Nebilerin gıpta ile bakacakları topluluklar"dan bahsedilir. İhtimal bu topluluklar, peygamberâne bir azim ve kararlılıkla hizmet eden ve yaptıkları hizmet karşılığında hiçbir beklentiye girmeyen kişilerdir. Mehmet Akif, Çanakkale Şehitleri için "Yine birşey yaptım diyemem hatırana" der. Aynen öyle de, din-i mübin-i İslâm için büyük işler yapanlar "Yine birşey yapamadık senin için" demelidirler ki, hadiste bahsedilen topluluk içine girebilsinler.<br />
<br />
M.F.G</span></span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Tarihte bugün;Çanakkale zaferi...]]></title>
			<link>http://www.senaidemirci.biz/Tarihte-bugun-Canakkale-zaferi</link>
			<pubDate>Thu, 18 Mar 2010 10:10:40 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.senaidemirci.biz/Tarihte-bugun-Canakkale-zaferi</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-weight: bold;"><span style="font-style: italic;"><span style="color: #006400;"><div style="text-align: center;"> <img class="postimage" src="http://i43.tinypic.com/jhbfk4.jpg" border="0" alt="[Resim: jhbfk4.jpg&#93;" /><br />
<br />
<br />
<br />
<br />
18 Mart 1915 Çanakkale Zaferimizin 95.yılında bu güzel vatan uğruna kanlarını canlarını feda eden tüm şehitlerimizi saygıyla ve rahmetle anıyorum...Mekanları cennet olsun...<br />
<br />
Bu Vatan Size Minnettar...<br />
<br />
<br />
<br />
BİZ OSMANLI TORUNUYUZ<br />
<br />
<br />
<br />
Nasıl ki Efendimiz (s.a.v) ve sahabiler, müşriklere karşı bedirde ilk savaşlarını kazanıp varolma mücadelesini ebediyen kazandılar, çanakkalede de  yere düşen bu millet, son bir hamle ile ayağa kalkarak islamın son karakolu olan vatanın, ilelebet payidar kalmasını sağlamışlardır.İşte bu yüzdendir ki Akif’in; Çanakkalede 8 metre ötedeki düşman siperlerine, 3 saniyede bir sıra kendine geldiğinde, mermisi bittiği için öleceğini bile bile süngü ile saldıran Mehmetçiği, bedrin aslanları ile bir tuttuğu daha iyi anlaşılacaktır. <br />
  <br />
<br />
Çanakkalede bu vatan evlatlarının yaptıkları ne kadar anlatılmaya çalışılsa da yeterince anlaşılamayacaktır zira; Çanakkale de bazıları itiraz etselerde hadiseler, fiziği de aşıp metafizik boyutunda cereyan etmiştir.Yani ardında Allah’ın (cc) inayeti vardı…<br />
  Çanakkale destanını unutmamalı, Çanakkale destanında ki ruh unutulmamalı.Ve bu yüksek ruh gelecek nesillere en değerli miras olarak bırakılmalı…<br />
<br />
<img class="postimage" src="http://i41.tinypic.com/11vi9a8.jpg" border="0" alt="[Resim: 11vi9a8.jpg&#93;" /><br />
<br />
<br />
<br />
BİZİM ASRIN BEDİR SAVAŞI "ÇANAKKALE DESTANI" <br />
<br />
Analar son evlatlarını da cepheye yollarken, başlarına kına yakmaları bile fedakârlığın zirve noktasıydı. Düşünebiliyor musunuz? Son can yongasını, bizim bu günlerimiz için “Canım vatanım al senin olsun” diyerek cepheye yolluyordu.<br />
<br />
Değerli okurlarım, Arifan dergimizin bu sayısında siz saygıdeğer kardeşlerimi hürmet ve muhabbetle selamlayarak satırlarıma başlamak istiyorum. Doğrusunu isterseniz size karşı vazifesini yapmamışlık duygusunu doğurmayacağını bilsem, bu sayıdaki yazımı sadece merhum Mehmet Akif’in Çanakkale destanı şiirini kendi satırlarıma koyup bununla iktifa etmek isterdim. Ama ben her ne kadar buraya koymamış olsam bile sizler Çanakkale destanını çoluk çocuk okumayı ihmal etmeyin. Zira milli şairimiz ve kıymetli bir kalem erbabımız merhum Mehmet Akif’in dizeleri kadar, Çanakkale’yi mükemmel bir şekilde bize anlatan bir şiire ben henüz rastlamadım. Sadece bu şiiri bile, merhum Akif’in ecdadına hizmet babında iki dünyada yüzünü ak etmeye yeter zannederim. Çanakkale şehidlerimizin ve gâzilerimizin, Merhum Mehmet Akif’in ve tüm şehidlerimizin mekânı cennet olsun.<br />
Nasıl gitmişlerdi?..<br />
Bilmiyorum, Çanakkale şehitliğimizi ziyarete henüz gitmemiş olanınız var mıdır? Eğer cevabınız evet ise sizden ısrarla istirhamım, en kısa sürede mutlaka o mübarek ecdâdı ziyaret etmeyi planlayınız. Hem de kesinlikle ailece olsun. Çoğunluğu 17-18 inde, bazılarının tüfek kadar boyu bile yokken gelip sessizce toprağa devrilmiş, mübarek anacığının cepheye yol ederken son sözleri: “Aman yavrum gün bugündür, dinin için, vatanın için, anan için, bacın için dayıların, emmilerin, dedelerin gibi canını ortaya koyma günüdür. Eğer bu mukaddes vazifeden kaçarsan analık hakkım haram olsun” diyerek, o güne kadar köyünden bile hiç çıkmamış, oyun çağında yeni gençlerin sessizce yattığı Çanakkale’ye yolunuz düşerse “işte geldik efendim” deyin. “Müsaade ederseniz ellerinizi öpmeye, huzurunuzda rûhunuzu şâd etmek için Kuran’lar okumaya, dualar etmeye geldik.” deyiniz.<br />
Çanakkale bizim için var olma-yok olma imtihanıydı…. Birkaç yıl önce Balkanlarda ağır yaralar almış Osmanlı, zaten yıllardır doğuda Ruslarla savaşmaktan yorgun düşmüş, Ortadoğu ve Hicaz da İngilizlerin kışkırtmasıyla fitnenin fitili çoktan ateşlenmişti. Ve Çanakkale’ye o günün süper güçleri İngiltere, Rusya, Fransa güçlerini birleştirerek gelmişlerdi. Balkanlarda küçücük ülkelere yenilmiş Osmanlı ordusu, bu üçlü çeteye hiç dayanamaz kanaati ortalığa hâkimdi. Ama asıl hâkimler hâkimini unutmuşlardı.<br />
Analar son evlatlarını da cepheye yollarken, başlarına kına yakmaları bile fedakârlığın zirve noktasıydı. Düşünebiliyor musunuz son can yongasını, senin ve benim bugünlerim için “canım vatanım, al senin olsun” diyebilen ana yürekler ne haldedir? Yüzbinlerce anaların yüreği can yeridir o günlerde. Köydeki –afedersiniz- iki öküzünün birini satıp oğluna yollayan ve o öküzün boşalttığı yere kendini koşan bu aziz millet, âdeta canını dişine takmış “bu vatan bizimdir” diyorlardı.<br />
Batının tarihsel karakteridir güzel şeyleri yazmak-çizmek, ama hep kirli işleri kendisi mübah görmek, kin ve nefretle önyargılı hareket etmek, taa uzaklardan gelip başkalarının ülkesini işgal etmek, sömürmek ve insanlıktan hiç özür dilememek. Anzakları İngilizler, Afrikalıları Fransız’lar Çanakkale’ye getirdiler, yüzbinlerce askerleri öldü. Ne gariptir her yıl Nisan ayında şafak âyini dedikleri törenler için hâlâ gelirler. Kimse demez ki; siz hâlâ şafak ayini mi planlıyorsunuz ki bunu yapıyorsunuz. Ölülerinizi ziyaret edin ve gidin. Değil mi?<br />
Hem sahi sizin ne işiniz vardı, taa Yeni Zelanda’dan, Avustralya’dan gelip benim ülkemi kana buladınız. Hadi diğerlerinin kuyruk acısını anlayabiliriz belki ama, biz size ne yapmıştık ki? Tarihte sizinle hiç savaşmadık ve o günden beri hiç özür dilemediniz.<br />
Yaralı düşman askerini sırtında taşıyan Mehmetçiğin ahlâkı İslâm ahlâkıdır….<br />
Bir Fransız subay anlatıyor: “Savaşın en kızıştığı günlerdi, bir baktık ki, bir Türk askeri kucağında bizim askerlerden birini taşıyor. Ateş etmeyin diye talimat verdim ve bizim siperlerin yakınına kadar geldi, sırtındaki bizim askeri indirdi. Tercüman vasıtasıyla sorduk ‘Niçin az önce öldürmeye çalıştığın bu düşman askerini kurtarmak istedin.’ Türk askeri dedi ki: ‘Bu sizin asker yaralanınca yanına gittiğimde ağlıyordu. Boynundan bir resimlik çıkardı kapağını açtı ve bana gösterdi. Yaşlı bir kadın resmi vardı, anladım ki annesinin resmidir. İşte o an düşündüm bunun bir anası var ve yolunu bekliyor oysa benim bir annem bile yok ne bekleyenim var ne de bir kimsem var. Bari bu yaşasın dedim ve onu size getirdim.’ dedi. Bir de baktık ki o Türk’te yaralı idi. Ve karnındaki yarasına toprak basmıştı. İşte o an Türk milletinin bu yüksek ahlakı karşısında mahcub olmuştum” diyor.<br />
Aziz dostlar bu duygu ve düşüncelerle hepinizi Rabbime emanet ederken tüm şehid ve gazilerimize rahmetler ve şifalar dilerim. Madem bu ay Çanakkale destanının ayıdır, bu ay konuyla ilgili mutlaka kitaplar okuyalım. <br />
<br />
<br />
</div></span></span></span><hr />
<span style="font-weight: bold;"><span style="font-style: italic;"><div style="text-align: center;"><span style="color: #006400;">Çanakkale geçilmedi! <br />
 <br />
Çanakkale Harbi'nin bizim nokta-i nazarımızdan ideolojik bir doğrultusu bulunmuyordu; mağlubiyet mukadder hale gelince "zalim ve cebîn" düşmana karşı savaşmanın en anlamlı müştereği, siyasi istiklâl haline geldi. Milli Mücadele'den galip çıktığımız halde, kurucuların devlete istikamet olarak 'muasır medeniyet'i göstermesi bu bakımdan çok izah edicidir. Yendiğimiz düşmanın hayat tarzından başka alternatifimiz yoktu ortalıkta.  <br />
<br />
Bizim her 18 Mart'ta "Çanakkale geçilmez" diye yüksek sesle haykırışımız ne ifade ediyor, tahlil edelim.<br />
<br />
Bu slogan, tarihî gerçeklik itibariyle doğru değil; Çanakkale geçildi; üstelik geçemeyeceklerini iddia ettiğimiz aynı güçler tarafından geçildi; Mondros Mütarekesi hükümlerince İtilaf güçlerinin donanması 13 Kasım 1918'de, yani bizim üzerine kutlamalar yaptığımız 18 Mart 1915 tarihinden 3 yıl 8 ay sonra Çanakkale'yi geçti. Düşman donanması, 3,5 sene önce devrin askerî teknolojisi bakımından en yüksek ateş kudreti ile zorlayıp yüzgeri edildiği sahil tabyalarının önünden, -galip ihtimâlle- ellerinde çay fincanları, güvertelerine kurdukları çay masasının çevresinde etrafı seyrederek ve birkaç yıl evvel yaşadıkları mağlubiyetin hâtıralarını yâd ederek geçtiler.<br />
<br />
Çanakkale geçildi ama 3 küsur senelik gecikmeyle. Bizim kutlamalarımız bu durumda ne anlam ifade ediyor; bir gecikmeyi mi kutlamaktayız sadece?<br />
<br />
Evet, netice itibariyle bir gecikmeyi kutluyoruz. Biz Çanakkale Boğazı'nda destanî bir müdafaa harbi yaparak harbin seyrini değiştirdik ama neticesini değiştiremedik. Tarih kitaplarımız, harp müttefikimiz Bulgaristan'ın teslimi üzerine bizim de teslim olmak zorunda kaldığımızı yazarlar; bu, hayli nazikleştirilmiş bir ifadedir. Bulgaristan teslim olmasa bile yenilgimiz mukadder görünüyordu.<br />
<br />
1915'te İtilaf Donanması'nı Çanakkale'den yüzgeri etmekle savaşın seyrini değiştirdik ve pratikte bu zafer, harbin uzamasına sebep oldu. 1915'te düşman donanması Çanakkale'yi geçseydi, en yakın hedef olarak İstanbul'u işgal edecek, Osmanlı Hükümeti'ni ve meşruti monarşi'nin padişahını baskı altında tutacak, Osmanlı ordusunu terhise zorlayacak, meclisi dağıtacak ve Osmanlı topraklarının stratejik yerlerine asker çıkararak buraları işgal edecekti. Bunların hepsi dört sene sonra sırasıyla vuku buldu.<br />
<br />
Tarih disiplininde, "şu şöyle olsaydı, bu böyle olmazdı" kabilinden ihtimâl hesaplarıyla uğraşanlara hoş nazarla bakmazlar; bu, gayrıciddi bir spekülasyon eylemi gibi görülür ve ayıplanır. Ne var ki abartılı tarih yorumlarının köpürttüğü romantizmi düzeltmek ve tarihî olayların gerçek anlam ağırlığına erişmek için, kısacası "tarih üzerine düşünmek" için farklı bakış açıları geliştirmek faydalı olabilir.<br />
<br />
Aklı başında bütün Osmanlı stratejistleri, kumandanları, paşaları, politikacıları ve yazarları bu harbe girmememiz gerektiği konusunda neredeyse fikir birliği etmişlerdir; dönemle ilgili hangi hâtıratı açsanız benzer ifadelerle karşılaşırsınız fakat aynı görüş sahipleri, bu harbin dışında nasıl kalabileceğimizi tahlil edemezler. İşin doğrusu şudur; Osmanlı Hükümeti, açıkça karşı çıksa bile bu harbe dahil edilecekti ve edilmiştir. Harbe Almanya'nın müttefiki olarak girmemizi akılsızlık olarak niteleyenler de hayli fazladır, halbuki o lüzumundan fazla Almancı görünen İttihat ve Terakki Hükümetleri'nin, tam da o demde İngiltere'ye yaklaşmak için ısrarlı politikalar yürüttükleri ama bilinçli bir şekilde bu ittifaka yaklaştırılmadıkları da gerçektir. Harp başladığı zaman İngiliz tersanelerinde iki savaş gemimiz (Sultan Osman ve Reşadiye zırhlıları) bitmiş haldeydi ve üstelik parası da ödenmiş bulunuyordu. Harbe Alman safında girmeyi düşünen bir hükümetin İngiliz tersanelerine sipariş vermesi elbette düşünülemez. Neticede İngiliz Hükümeti bu iki gemiye el koyarak hasmâne bir tutum takınmıştı.<br />
<br />
Esasen bilmemiz gerekir ki bu harbin nihai maksatlarından biri, meşhur 'Şark Meselesi'nin, yani Osmanlı Devleti'nin tarihten ve coğrafyadan tasfiyesi idi ve biz istemesek de, verimli petrol yataklarına sahip Osmanlı toprakları işgale uğrayacaktı. Ortadoğu haritasının bugünkü haline bakarsanız, bu harbin en mühim neticesinin ne olduğunu derhal fark edersiniz!<br />
<br />
Ve bu harpten galib çıkabilme ihtimalimiz de yoktu. Rus Çarlığı'nın ihtilâl sebebiyle erkenden harbden çekilmesi bile bu ihtimali artırmadı; dünyanın en güçlü armadasını Çanakkale'de mağlub etmek de işe yaramadı.<br />
<br />
Çanakkale, bu zalim harp safâhatı içinde gururumuzu okşayan birkaç zaferden birisidir; şüphesiz bu zaferin askerî boyutu abartılmaya müstehaktır ama tarihî ve siyasi sonuçları itibariyle değil.<br />
<br />
Eğer 1918'in sonbaharında Çanakkale'yi bir kere daha geçilmez kılabilmeye gücümüz yetseydi, o zaman bu harbin anlamı daha çok yüceltilmeyi hak ederdi; ne var ki Çanakkale geçildi, İstanbul işgal edildi, hükümet ve devlet başkanlığı baskı altına alındı, meclis dağıtıldı, daha harbin başlarında yapıldığı bilinen paylaşma ve işgal planları devreye sokuldu, pâyitahtımız düştü ve ordumuz terhis edildi.<br />
<br />
Çanakkale'nin geçilmezliği kavramından anladığımız eğer, müstevlî, yani işgalci kuvvetler hayat tarzının, felsefesinin ve dünya görüşünün yüzgeri edilmesi fikriyse, o mânâda dahi Çanakkale'nin geçildiğini kabul etmemiz gerekiyor. Bu harp bizim için böyle dramatik bir anlam taşır; bu harpten -ezkazâ- galip çıksak bile yüzümüz yine 'garb'a dönük duracaktı. Osmanlı entellektüelleri arasında, mağlubiyeti takib eden utanç verici işgal esnasında bile, bir asır evvelinden zihinlerimizi işgale uğratmış Garb fikrine karşı esaslı bir muhalefet yükselmemiştir. Mütakere günlerinde önemli Osmanlı entellektüelleri, ciddi ciddi Amerikan mandaterliğinin himayesine girmeyi müzakere ederken, bir başka topluluk ise İstanbul'da İngiliz Muhibleri Cemiyeti'ne âzâ kaydetmekle meşguldü. Aynı ikircikli duruş Milli Mücadelemize de intikal etmiştir ve bu zorlu açmazı Mehmet Akif merhum, "Medeniyyet dediğin tek dişi kalmış canavar" mısraında ustalıkla dile getirmişti. Aynı ikircik motifini meşhur Galatasaraylı şair Emin Bülend 'in (Serdaroğlu) Girit felâketinin ardından yazdığı "Kin" şiirinde de buluruz, der ki,<br />
<br />
"Garb'ın cebîn-i zalimi affetmedim seni,<br />
<br />
Türküm ve düşmanım sana kalsam da bir kişi"<br />
<br />
Hâsılı bu harbin bizim nokta-i nazarımızdan ideolojik bir doğrultusu bulunmuyordu; mağlubiyet mukadder hale gelince "zalim ve cebîn" düşmana karşı savaşmanın en anlamlı müştereği, siyasi istiklâl haline geldi. Milli Mücadele'den galip çıktığımız halde, kurucuların devlete istikamet olarak 'muasır medeniyet'i göstermesi bu bakımdan çok izah edicidir. Yendiğimiz düşmanın hayat tarzından başka alternatifimiz yoktu ortalıkta.<br />
<br />
Bizim bu mânâda bir Çanakkale'miz hiç olmamıştı zaten. 1915'te Çanakkale cephesini tutan Osmanlılar, harbe ideolojik değil, politik bir mânâ yüklemişlerdi; düşman geçmemeliydi; geçerse istiklâlimizi kaybedecek, esârete düşecektik, Osmanlı ülkesi darmadağın olacaktı!<br />
<br />
***<br />
<br />
"1915'te düşman donanması Boğazları geçseydi ne olurdu" tamamen ayrı bir fasıldır, bu türlü spekülasyonların kıymeti yoktur ama tarih, bugünü anlamak, yarını kestirmek için lâzımdır; onun hamâsete bulanmış bir sis perdesi altında, siyâk ü sibâkından tecrid edilmiş bir tarzda tekrarlanmasıyla tarih düşüncesini zenginleştirmiş olmuyoruz. Bu tarih telakkisi bugünü anlamak ve yarını kestirmek bâbında işe yaramaz bir slogan yığınından ibarettir.<br />
 <br />
 <br />
Ahmet Turan Alkan <br />
</span></div></span></span><hr />
<span style="font-weight: bold;"><span style="font-style: italic;"><div style="text-align: center;"><span style="color: #006400;">  <img class="postimage" src="http://turansavascisi.sitemynet.com/mynet_resimlerim/bayrak8py.jpg" border="0" alt="[Resim: bayrak8py.jpg&#93;" /><hr />
Kim demiş, "Çanakkale geçilmez" diye! <br />
<br />
Çanakkale çoktan geçildi bile! Hem de dışardan gelenlerce değil, "içerden giden"lerce geçildi. <br />
<br />
Bu millet, İslâm milletinin omurgası/ydı: 1.000 yıl boyunca Doğu'dan Moğollardan, Batı'dansa Haçlı ve Laik Barbarlardan gelen iki çapraz ateş arasında kalan İslâm milletinin gözü, kulağı, eli, ayağı, koruyucu kalkanı, uçbeyi, akıncı beyi, alpereni, gözbebeğiydi. <br />
<br />
Sadece İslâm milletinin mi? Hayır! Gayr-ı müslim milletlerin de! <br />
<br />
İslâm, İslâm medeniyetinin ruhunu; İslâm milleti ise, omurgasını teşkil ediyordu: İslâm milleti, farklı kavimlere mensup ama aynı ruhu, fikri, zikri, iddiayı ve rüyayı paylaşan Müslümanlardan oluşan tek milletin adıydı. <br />
<br />
İslâm medeniyeti ise, gayr-ı müslim milletlerin de (mesela Rum, Ermeni, Yahudi, Süryani milletinin de) sulh, sükûn, selâmet, adalet ve kardeşlik nizamı içinde kendi hayatlarını, kendi dünyalarını, kendi felsefelerini ihya ve inşa ettikleri evrensel bir tanzimatın muntazam bir şekilde hayat ve vücud bulduğu bir "mekân"ın, bir "imkân"ın, çok milletli bir sistemin adı ve adresiydi. <br />
<br />
Çünkü İslâm milleti, mümin olması hasebiyle emîn olmak, herkesin emniyetini teminat altına almak, emaneti her hâl ve şartta teslim etmek zorundaydı. <br />
<br />
İslâm, İslâm milletinden, gayr-ı müslim milletlerin hayatlarının da sigortası olmasını istiyordu. Gayr-ı müslimlerin dinleri, canları, malları, hayatları ve hayatiyet kaynakları, Haçlı ve seküler Batı'da olduğu gibi yok edilmiyor; muhasara altına alınarak hasara uğratılmıyor; aksine muhafaza ediliyordu. O yüzden, Osmanlı'nın o en zor zamanlarında bile Ahmet Cevdet Paşa'ya, "Osmanlı, insanlığın son adasıdır" dedirten ruh, bu kuşatıcı ve kucaklayıcı ruhtu. <br />
<br />
Bugün İslâm medeniyeti tahrip, İslâm milleti ise paramparça edildiği için, sadece Müslümanlar değil, insanlık da günyüzü görmüyor, göremiyor. <br />
<br />
"Çanakkale", II. Abdülhamid'in tahta çıkmasıyla birlikte başlayan ve yarım asır süren Osmanlı İslâm milletinin ve medeniyetinin yok edilme harekâtının en son savaşıdır: O yüzden, "Çanakkale geçilmez!" demek, Osmanlı İslâm milleti ve medeniyeti, bu millete ve medeniyete ruh veren İslâm yok edilemez, demekti/r. <br />
<br />
Evet, Şam'dan, Yemen'den, Üsküp'ten, Bosna'dan, Anadolu'nun her bir köşesinden gelen İslâm milletinin asîl çocukları, yedi düvele karşı İslâm'ın yok edilmesi harekâtına karşı canla başla savaştılar, cihad ettiler. Evet, "Çanakkale", yedi düvelin dışardan gelen saldırılarına direndi ve geçilemedi. Ama içerden gelen saldırılara direnemedi ve geçildi. <br />
<br />
Çanakkale'de, İstiklâl Savaşı'nda yedi düvel tarafından dışardan teslim alınamayan bu ülke, laikleştirilerek, İslâmî iddialarından, rüyalarından vazgeçirilerek içerden teslim edildi: Yedi düvelin dümen suyundan giden, onların seküler projelerini bizzat uygulayan yerli sömürgeciler tarafından kendi-kendine sömürgeleştirildi; ve "Çanakkale" geçildi. <br />
<br />
Son birkaç yıldır, Çanakkale'deki imanı, cihadı, şehadet ruhunu "hurafe bunlar" diyerek, ruhu çalınmış, laik bir Çanakkale söylemini bu millete dayatanlar, böyle yapmakla, yedi düvelin savaşarak yapamadığını, yedi düvelin dümen suyuna girerek yapmış oluyorlar: "Çanakkale"'nin İslâmî ruhunu yok ederek; İslâm'ı, İslâm'ın hayat verdiği kültürü, tarihi ve medeniyeti bu milletin hayatından çıkarıp atarak! Böylelikle "Çanakkale"'ye hayat ve vücud veren o asîl ruh gitmiş, yerine asalak bir gürûh gelmiş oluyor. <br />
<br />
Çanakkale'de bu millet, sarsılmaz imanıyla cihad etmiştir; İslâm'a son darbeyi vurmaya gelen yedi düvele karşı göğsünü siper etmiş, canla başla şehadete koşmuş, İslâm'ın bayrağını yere indirtmemiştir. <br />
<br />
Ancak yabancı sömürgeciler tarafından geçilemeyen "Çanakkale", artık yerli sömürgeciler tarafından geçilmiştir! "Kaz(m)a"ları mübarek (!) olsun! Vatana millete hayırlı olsun! "Çanakkale"nin ruhunu yani İslâm'ı bu milletin hayatından kazımayı başaranlar, bu kaz(ı)ma kafalarıyla ne kadar öğünseler, Batılılarsa ne kadar sevinseler azdır! <br />
<br />
O yüzden, yeniden "Çanakkale geçilmez!" diyebilmeliyiz, diyorum. İslâm milletinin toparlanabilmesi, İslâm'ın yeniden hayat olabilmesi ve İslâm medeniyetinin yeniden hayat bulabilmesi, böylelikle yalnızca İslâm milletinin değil, gayr-ı müslim milletlerin çocuklarının da sulh, selamet, huzur, sükûn, adalet ve kardeşlik nizamı içinde hayatlarını tanzim ve idame ettirebilmeleri için yeniden "Çanakkale geçilmez!" diyebilecek asîl bir ruh üfleyebilmeliyiz bu ülkeye ve tüm dünyaya! <br />
<br />
Yusuf KAPLAN / Yeni Şafak</span></div></span></span><hr /><hr />
<span style="font-weight: bold;"><span style="font-style: italic;"><div style="text-align: center;"><span style="color: #006400;">  <img class="postimage" src="http://www.namazladirilis.com/resimler/canakkale_namaz.jpg" border="0" alt="[Resim: canakkale_namaz.jpg&#93;" /><br />
<br />
Çanakkale'nin Ölmez Hatıralarından: Namaz‏<br />
<br />
İngiliz'in, vakit vakit gemilerden, siperden...<br />
Yine bolca gülle, bomba savurduğu bir gündü.<br />
Hızlı hızlı geçiyordum, tehlikeli bir yerden<br />
Birden bire gözlerime büyük bir şey göründü.<br />
<br />
Böyle büyük görünen şey küçücük bir insandı<br />
Fakat bana çok dokundu, ayaklarım bağlandı.<br />
<br />
Ateşlerin yaladığı bu düzlükten geçenler<br />
Güllelerin cehennemlik yağmurundan kaçarken..<br />
Yolun biraz kenarında, tek başına bir nefer,<br />
Pervasızca bombalardan, ateşlerden, her şeyden..<br />
<br />
Kendisine, süngüsünden bir mihrabcık kurmuştu,<br />
Sonra onun karşısında namazına durmuştu.<br />
<br />
Ne havada ıslık çalan ve düştüğü yerlere<br />
Kızgın çelik dahmelerle ölüm saçan gülleler...<br />
Ne semâda ifrit gibi, vızıldayan tayyâre...<br />
Ne dünyalık bir düşünce, ne bir korku, ne keder<br />
<br />
Onun demir yüreğini oynatmaktan acizdi,<br />
Sanki toplar, şarapneller tehlikesiz.. sessizdi!<br />
<br />
Potinleri yanındaydı... Onun büyük saygısı,<br />
Kunduralı ibadeti görmüyordu muvâfık.<br />
Böyle bir yüreğin bütün işi, kaygısı,<br />
Elbet Hakk'ın rızasına olmalıydı mutâbık<br />
<br />
Kuru toprak üzerinde, kundurasız kılınan<br />
Bu namazın, pek uygun bir kubbesiydi âsumân!<br />
<br />
Bir çam, ona gölgesinde yapmış idi seccade.<br />
Sanki tekbir alıyordu vakit vakit top sesi...<br />
Gözlerinin sade akı beyaz kalan yüzünde<br />
Parlıyordu o sarsılmaz imanın gölgesi<br />
<br />
Bir Müslüman nasıl olur? Bu levhadan anladım,<br />
Hürmetlerle -yavaş yavaş- sokuldum beş on adım<br />
Başındaki kabalağın gölgesine gömülen<br />
Süzük gözler, dikilmişti o süngüden mihrâba<br />
Hakk’ın büyük divanında, eli bağlı, dururken<br />
Artık o, can kaygısını almıyordu hesaba<br />
<br />
Allah Allah, bu ne yüksek bir imandır yâ Rabbi<br />
Bir Müslüman, ne büyük bir kahramandır, yâ Rabbi!<br />
<br />
Kahramandır, çünkü toplar etrafında patlarken<br />
Zerre kadar titremedi, namazını bozmadı<br />
Dört yanına ateş saçan türlü türlü âfetten<br />
Sanki onu koruyordu bir meleğin kanadı<br />
<br />
Onun, böyle tevekkülü bana pek çok dokundu<br />
Yüreğimi bir şey ezdi... İki gözüm sulandı<br />
<br />
Ey medenî İngilizler! Daha varsa getirin<br />
İnsanları, göme göme öldürecek şeyleri..<br />
Getirin de şu cenneti, cehenneme çevirin<br />
Bakın onlar korkutur mu, bir Müslüman neferi<br />
<br />
Bunu, hâlâ anlamıyor ne Hamilton ne Garey<br />
Müslüman'ı korkutamaz Allah'tan başka şey<br />
<br />
Böyle dalgın, düşünerek geçerken ben yanından<br />
Sağa sola selâm verdi, namazını bitirdi<br />
Sonra, biraz kımıldandı.. ellerini -Yaradan<br />
Ta gerisine dua için -gökyüzüne çevirdi.<br />
<br />
Şimdi, artık Allah'ına döküyordu derdini<br />
Gözlerini kapamıştı.. unutmuştu kendini<br />
<br />
Tâ gerisine karşı boynu bükük duran bir nefer<br />
Korku bilmez bir yiğitti.. hürmetlerle eğildim!<br />
Duasına, mutlak âmin diyorlardı melekler<br />
Kendimi pek fazla gördüm.. usul usul çekildim<br />
<br />
Ben giderken, kulağıma değdi onun sadâsı..<br />
(Allahümme salli alâ seyyidinâ) duâsı<br />
<br />
Şimdi, hâlâ nerede bir kabalaklı askeri,<br />
Görse gözüm, hatırlarım o kahraman neferi! <br />
<br />
Ahmet NEDİM</span></div></span></span><hr />
<span style="font-weight: bold;"><span style="font-style: italic;"><div style="text-align: center;"><span style="color: #006400;">  <img class="postimage" src="http://i.wolkanca.com/uploads/2006/06/canakkale-zaferi.jpg" border="0" alt="[Resim: canakkale-zaferi.jpg&#93;" /><br />
<br />
ÇANAKKALE ŞEHİTLERİNE <br />
<br />
Şu Boğaz harbi nedir? Var mı ki dünyada eşi? <br />
En kesif orduların yükleniyor dördü beşi, <br />
Tepeden yol bularak geçmek için Marmara'ya <br />
Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya. <br />
Ne hayâsızca tehaşşüd ki ufuklar kapalı! <br />
Nerde -gösterdiği vahşetle- "Bu bir Avrupalı!" <br />
Dedirir: Yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi, <br />
Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yâhud kafesi! <br />
Eski Dünya, Yeni Dünya, bütün akvâm-ı beşer, <br />
Kaynıyor kum gibi... Mahşer mi, hakikat mahşer. <br />
Yedi iklimi cihânın duruyor karşısında, <br />
Ostralya'yla beraber bakıyorsun: Kanada! <br />
Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk; <br />
Sâde bir hâdise var ortada: Vahşetler denk. <br />
Kimi Hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ... <br />
Hani, tâ'ûna da zuldür bu rezil istilâ! <br />
Ah, o yirminci asır yok mu, o mahhlûk-i asil, <br />
Ne kadar gözdesi mevcud ise, hakkıyle sefil, <br />
Kustu Mehmetçiğin aylarca durup karşısına; <br />
Döktü karnındaki esrârı hayâsızcasına. <br />
Maske yırtılmasa hâlâ bize âfetti o yüz... <br />
Medeniyyet denilen kahbe, hakikat, yüzsüz. <br />
Sonra mel'undaki tahribe müvekkel esbâb, <br />
Öyle müdhiş ki: Eder her biri bir mülkü harâb. <br />
<br />
Öteden sâikalar parçalıyor âfâkı; <br />
Beriden zelzeleler kaldırıyor a'mâkı; <br />
Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin; <br />
Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin. <br />
Yerin altında cehennem gibi binlerce lâğam, <br />
Atılan her lâğamın yaktığı yüzlerce adam. <br />
Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer <br />
O ne müdhiş tipidir: Savrulur enkâz-ı beşer... <br />
Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el ayak, <br />
Boşanır sırtlara, vâdilere, sağnak sağnak. <br />
Saçıyor zırha bürünmüş de o nâmerd eller, <br />
Yıldırım yaylımı tûfanlar, alevden seller. <br />
Veriyor yangını, durmuş da açık sinelere, <br />
Sürü halinde gezerken sayısız tayyâre. <br />
<br />
Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermiler... <br />
Kahraman orduyu seyret ki bu tehdide güler! <br />
Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından; <br />
Alınır kal'a mı göğsündeki kat kat iman? <br />
Hangi kuvvet onu, hâşâ, edecek kahrına râm? <br />
Çünkü te'sis-i İlâhî o metin istihkâm. <br />
Sarılır, indirilir mevki'-i müstahkemler, <br />
Beşerin azmini tevkif edemez sun'-i beşer; <br />
Bu göğüslerse Hudâ'nın ebedî serhaddi; <br />
"O benim sun'-i bedi'im, onu çiğnetme" dedi. <br />
Âsım'ın nesli... diyordum ya... nesilmiş gerçek: <br />
İşte çiğnetmedi nâmusunu, çiğnetmeyecek. <br />
Şûhedâ gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar... <br />
O, rükû olmasa, dünyâda eğilmez başlar... <br />
Vurulmuş tertemiz alnından, uzanmış yatıyor, <br />
Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor! <br />
Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş, asker! <br />
Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer. <br />
Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhid'i... <br />
Bedr'in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi. <br />
Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın? <br />
"Gömelim gel seni tarihe" desem, sığmazsın. <br />
Herc ü merc ettiğin edvâra da yetmez o kitâb... <br />
Seni ancak ebediyyetler eder istiâb. <br />
"Bu, taşındır" diyerek Kâ'be'yi diksem başına; <br />
Ruhumun vahyini duysam da geçirsem taşına; <br />
Sonra gök kubbeyi alsam da ridâ namıyle, <br />
Kanayan lâhdine çeksem bütün ecrâmıyle; <br />
Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan, <br />
Yedi kandilli Süreyyâ'yı uzatsam oradan; <br />
Sen bu âvizenin altında, bürünmüş kanına; <br />
Uzanırken, gece mehtâbı getirsem yanına, <br />
Türbedârın gibi tâ fecre kadar bekletsem; <br />
Gündüzün fecr ile âvizeni lebriz etsem; <br />
Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana... <br />
Yine bir şey yapabildim diyemem hatırana. <br />
<br />
Sen ki, son ehl-i salibin kırarak salvetini, <br />
Şarkın en sevgili sultânı Salâhaddin'i, <br />
Kılıç Arslan gibi iclâline ettin hayran... <br />
Sen ki, İslâm'ı kuşatmış, boğuyorken hüsran, <br />
O demir çenberi göğsünde kırıp parçaladın; <br />
Sen ki, ruhunla beraber gezer ecrâmı adın; <br />
Sen ki, a'sâra gömülsen taşacaksın... Heyhât! <br />
Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihât... <br />
Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber, <br />
Sana âguşunu açmış duruyor Peygamber. <br />
<br />
MEHMET AKİF ERSOY<br />
<br />
 18 MART  VE ÇANAKKALEYİ BİR GÜN DEĞİL HERGÜN HATIRLAMAK ADINA HERGÜN O MÜBAREK İNSANLARIN HATIRALARINI CANLI TUTMAK RUHLARINA FATİHALAR GÖNDERMEK ADINA BU GÜZEL GÜNÜN ÖZELLİĞİNİ HATIRLATMAK İSTEDİM...RUHLARI ŞAD OLSUN O YÜCE İNSANLARIN...</span></div></span></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-weight: bold;"><span style="font-style: italic;"><span style="color: #006400;"><div style="text-align: center;"> <img class="postimage" src="http://i43.tinypic.com/jhbfk4.jpg" border="0" alt="[Resim: jhbfk4.jpg]" /><br />
<br />
<br />
<br />
<br />
18 Mart 1915 Çanakkale Zaferimizin 95.yılında bu güzel vatan uğruna kanlarını canlarını feda eden tüm şehitlerimizi saygıyla ve rahmetle anıyorum...Mekanları cennet olsun...<br />
<br />
Bu Vatan Size Minnettar...<br />
<br />
<br />
<br />
BİZ OSMANLI TORUNUYUZ<br />
<br />
<br />
<br />
Nasıl ki Efendimiz (s.a.v) ve sahabiler, müşriklere karşı bedirde ilk savaşlarını kazanıp varolma mücadelesini ebediyen kazandılar, çanakkalede de  yere düşen bu millet, son bir hamle ile ayağa kalkarak islamın son karakolu olan vatanın, ilelebet payidar kalmasını sağlamışlardır.İşte bu yüzdendir ki Akif’in; Çanakkalede 8 metre ötedeki düşman siperlerine, 3 saniyede bir sıra kendine geldiğinde, mermisi bittiği için öleceğini bile bile süngü ile saldıran Mehmetçiği, bedrin aslanları ile bir tuttuğu daha iyi anlaşılacaktır. <br />
  <br />
<br />
Çanakkalede bu vatan evlatlarının yaptıkları ne kadar anlatılmaya çalışılsa da yeterince anlaşılamayacaktır zira; Çanakkale de bazıları itiraz etselerde hadiseler, fiziği de aşıp metafizik boyutunda cereyan etmiştir.Yani ardında Allah’ın (cc) inayeti vardı…<br />
  Çanakkale destanını unutmamalı, Çanakkale destanında ki ruh unutulmamalı.Ve bu yüksek ruh gelecek nesillere en değerli miras olarak bırakılmalı…<br />
<br />
<img class="postimage" src="http://i41.tinypic.com/11vi9a8.jpg" border="0" alt="[Resim: 11vi9a8.jpg]" /><br />
<br />
<br />
<br />
BİZİM ASRIN BEDİR SAVAŞI "ÇANAKKALE DESTANI" <br />
<br />
Analar son evlatlarını da cepheye yollarken, başlarına kına yakmaları bile fedakârlığın zirve noktasıydı. Düşünebiliyor musunuz? Son can yongasını, bizim bu günlerimiz için “Canım vatanım al senin olsun” diyerek cepheye yolluyordu.<br />
<br />
Değerli okurlarım, Arifan dergimizin bu sayısında siz saygıdeğer kardeşlerimi hürmet ve muhabbetle selamlayarak satırlarıma başlamak istiyorum. Doğrusunu isterseniz size karşı vazifesini yapmamışlık duygusunu doğurmayacağını bilsem, bu sayıdaki yazımı sadece merhum Mehmet Akif’in Çanakkale destanı şiirini kendi satırlarıma koyup bununla iktifa etmek isterdim. Ama ben her ne kadar buraya koymamış olsam bile sizler Çanakkale destanını çoluk çocuk okumayı ihmal etmeyin. Zira milli şairimiz ve kıymetli bir kalem erbabımız merhum Mehmet Akif’in dizeleri kadar, Çanakkale’yi mükemmel bir şekilde bize anlatan bir şiire ben henüz rastlamadım. Sadece bu şiiri bile, merhum Akif’in ecdadına hizmet babında iki dünyada yüzünü ak etmeye yeter zannederim. Çanakkale şehidlerimizin ve gâzilerimizin, Merhum Mehmet Akif’in ve tüm şehidlerimizin mekânı cennet olsun.<br />
Nasıl gitmişlerdi?..<br />
Bilmiyorum, Çanakkale şehitliğimizi ziyarete henüz gitmemiş olanınız var mıdır? Eğer cevabınız evet ise sizden ısrarla istirhamım, en kısa sürede mutlaka o mübarek ecdâdı ziyaret etmeyi planlayınız. Hem de kesinlikle ailece olsun. Çoğunluğu 17-18 inde, bazılarının tüfek kadar boyu bile yokken gelip sessizce toprağa devrilmiş, mübarek anacığının cepheye yol ederken son sözleri: “Aman yavrum gün bugündür, dinin için, vatanın için, anan için, bacın için dayıların, emmilerin, dedelerin gibi canını ortaya koyma günüdür. Eğer bu mukaddes vazifeden kaçarsan analık hakkım haram olsun” diyerek, o güne kadar köyünden bile hiç çıkmamış, oyun çağında yeni gençlerin sessizce yattığı Çanakkale’ye yolunuz düşerse “işte geldik efendim” deyin. “Müsaade ederseniz ellerinizi öpmeye, huzurunuzda rûhunuzu şâd etmek için Kuran’lar okumaya, dualar etmeye geldik.” deyiniz.<br />
Çanakkale bizim için var olma-yok olma imtihanıydı…. Birkaç yıl önce Balkanlarda ağır yaralar almış Osmanlı, zaten yıllardır doğuda Ruslarla savaşmaktan yorgun düşmüş, Ortadoğu ve Hicaz da İngilizlerin kışkırtmasıyla fitnenin fitili çoktan ateşlenmişti. Ve Çanakkale’ye o günün süper güçleri İngiltere, Rusya, Fransa güçlerini birleştirerek gelmişlerdi. Balkanlarda küçücük ülkelere yenilmiş Osmanlı ordusu, bu üçlü çeteye hiç dayanamaz kanaati ortalığa hâkimdi. Ama asıl hâkimler hâkimini unutmuşlardı.<br />
Analar son evlatlarını da cepheye yollarken, başlarına kına yakmaları bile fedakârlığın zirve noktasıydı. Düşünebiliyor musunuz son can yongasını, senin ve benim bugünlerim için “canım vatanım, al senin olsun” diyebilen ana yürekler ne haldedir? Yüzbinlerce anaların yüreği can yeridir o günlerde. Köydeki –afedersiniz- iki öküzünün birini satıp oğluna yollayan ve o öküzün boşalttığı yere kendini koşan bu aziz millet, âdeta canını dişine takmış “bu vatan bizimdir” diyorlardı.<br />
Batının tarihsel karakteridir güzel şeyleri yazmak-çizmek, ama hep kirli işleri kendisi mübah görmek, kin ve nefretle önyargılı hareket etmek, taa uzaklardan gelip başkalarının ülkesini işgal etmek, sömürmek ve insanlıktan hiç özür dilememek. Anzakları İngilizler, Afrikalıları Fransız’lar Çanakkale’ye getirdiler, yüzbinlerce askerleri öldü. Ne gariptir her yıl Nisan ayında şafak âyini dedikleri törenler için hâlâ gelirler. Kimse demez ki; siz hâlâ şafak ayini mi planlıyorsunuz ki bunu yapıyorsunuz. Ölülerinizi ziyaret edin ve gidin. Değil mi?<br />
Hem sahi sizin ne işiniz vardı, taa Yeni Zelanda’dan, Avustralya’dan gelip benim ülkemi kana buladınız. Hadi diğerlerinin kuyruk acısını anlayabiliriz belki ama, biz size ne yapmıştık ki? Tarihte sizinle hiç savaşmadık ve o günden beri hiç özür dilemediniz.<br />
Yaralı düşman askerini sırtında taşıyan Mehmetçiğin ahlâkı İslâm ahlâkıdır….<br />
Bir Fransız subay anlatıyor: “Savaşın en kızıştığı günlerdi, bir baktık ki, bir Türk askeri kucağında bizim askerlerden birini taşıyor. Ateş etmeyin diye talimat verdim ve bizim siperlerin yakınına kadar geldi, sırtındaki bizim askeri indirdi. Tercüman vasıtasıyla sorduk ‘Niçin az önce öldürmeye çalıştığın bu düşman askerini kurtarmak istedin.’ Türk askeri dedi ki: ‘Bu sizin asker yaralanınca yanına gittiğimde ağlıyordu. Boynundan bir resimlik çıkardı kapağını açtı ve bana gösterdi. Yaşlı bir kadın resmi vardı, anladım ki annesinin resmidir. İşte o an düşündüm bunun bir anası var ve yolunu bekliyor oysa benim bir annem bile yok ne bekleyenim var ne de bir kimsem var. Bari bu yaşasın dedim ve onu size getirdim.’ dedi. Bir de baktık ki o Türk’te yaralı idi. Ve karnındaki yarasına toprak basmıştı. İşte o an Türk milletinin bu yüksek ahlakı karşısında mahcub olmuştum” diyor.<br />
Aziz dostlar bu duygu ve düşüncelerle hepinizi Rabbime emanet ederken tüm şehid ve gazilerimize rahmetler ve şifalar dilerim. Madem bu ay Çanakkale destanının ayıdır, bu ay konuyla ilgili mutlaka kitaplar okuyalım. <br />
<br />
<br />
</div></span></span></span><hr />
<span style="font-weight: bold;"><span style="font-style: italic;"><div style="text-align: center;"><span style="color: #006400;">Çanakkale geçilmedi! <br />
 <br />
Çanakkale Harbi'nin bizim nokta-i nazarımızdan ideolojik bir doğrultusu bulunmuyordu; mağlubiyet mukadder hale gelince "zalim ve cebîn" düşmana karşı savaşmanın en anlamlı müştereği, siyasi istiklâl haline geldi. Milli Mücadele'den galip çıktığımız halde, kurucuların devlete istikamet olarak 'muasır medeniyet'i göstermesi bu bakımdan çok izah edicidir. Yendiğimiz düşmanın hayat tarzından başka alternatifimiz yoktu ortalıkta.  <br />
<br />
Bizim her 18 Mart'ta "Çanakkale geçilmez" diye yüksek sesle haykırışımız ne ifade ediyor, tahlil edelim.<br />
<br />
Bu slogan, tarihî gerçeklik itibariyle doğru değil; Çanakkale geçildi; üstelik geçemeyeceklerini iddia ettiğimiz aynı güçler tarafından geçildi; Mondros Mütarekesi hükümlerince İtilaf güçlerinin donanması 13 Kasım 1918'de, yani bizim üzerine kutlamalar yaptığımız 18 Mart 1915 tarihinden 3 yıl 8 ay sonra Çanakkale'yi geçti. Düşman donanması, 3,5 sene önce devrin askerî teknolojisi bakımından en yüksek ateş kudreti ile zorlayıp yüzgeri edildiği sahil tabyalarının önünden, -galip ihtimâlle- ellerinde çay fincanları, güvertelerine kurdukları çay masasının çevresinde etrafı seyrederek ve birkaç yıl evvel yaşadıkları mağlubiyetin hâtıralarını yâd ederek geçtiler.<br />
<br />
Çanakkale geçildi ama 3 küsur senelik gecikmeyle. Bizim kutlamalarımız bu durumda ne anlam ifade ediyor; bir gecikmeyi mi kutlamaktayız sadece?<br />
<br />
Evet, netice itibariyle bir gecikmeyi kutluyoruz. Biz Çanakkale Boğazı'nda destanî bir müdafaa harbi yaparak harbin seyrini değiştirdik ama neticesini değiştiremedik. Tarih kitaplarımız, harp müttefikimiz Bulgaristan'ın teslimi üzerine bizim de teslim olmak zorunda kaldığımızı yazarlar; bu, hayli nazikleştirilmiş bir ifadedir. Bulgaristan teslim olmasa bile yenilgimiz mukadder görünüyordu.<br />
<br />
1915'te İtilaf Donanması'nı Çanakkale'den yüzgeri etmekle savaşın seyrini değiştirdik ve pratikte bu zafer, harbin uzamasına sebep oldu. 1915'te düşman donanması Çanakkale'yi geçseydi, en yakın hedef olarak İstanbul'u işgal edecek, Osmanlı Hükümeti'ni ve meşruti monarşi'nin padişahını baskı altında tutacak, Osmanlı ordusunu terhise zorlayacak, meclisi dağıtacak ve Osmanlı topraklarının stratejik yerlerine asker çıkararak buraları işgal edecekti. Bunların hepsi dört sene sonra sırasıyla vuku buldu.<br />
<br />
Tarih disiplininde, "şu şöyle olsaydı, bu böyle olmazdı" kabilinden ihtimâl hesaplarıyla uğraşanlara hoş nazarla bakmazlar; bu, gayrıciddi bir spekülasyon eylemi gibi görülür ve ayıplanır. Ne var ki abartılı tarih yorumlarının köpürttüğü romantizmi düzeltmek ve tarihî olayların gerçek anlam ağırlığına erişmek için, kısacası "tarih üzerine düşünmek" için farklı bakış açıları geliştirmek faydalı olabilir.<br />
<br />
Aklı başında bütün Osmanlı stratejistleri, kumandanları, paşaları, politikacıları ve yazarları bu harbe girmememiz gerektiği konusunda neredeyse fikir birliği etmişlerdir; dönemle ilgili hangi hâtıratı açsanız benzer ifadelerle karşılaşırsınız fakat aynı görüş sahipleri, bu harbin dışında nasıl kalabileceğimizi tahlil edemezler. İşin doğrusu şudur; Osmanlı Hükümeti, açıkça karşı çıksa bile bu harbe dahil edilecekti ve edilmiştir. Harbe Almanya'nın müttefiki olarak girmemizi akılsızlık olarak niteleyenler de hayli fazladır, halbuki o lüzumundan fazla Almancı görünen İttihat ve Terakki Hükümetleri'nin, tam da o demde İngiltere'ye yaklaşmak için ısrarlı politikalar yürüttükleri ama bilinçli bir şekilde bu ittifaka yaklaştırılmadıkları da gerçektir. Harp başladığı zaman İngiliz tersanelerinde iki savaş gemimiz (Sultan Osman ve Reşadiye zırhlıları) bitmiş haldeydi ve üstelik parası da ödenmiş bulunuyordu. Harbe Alman safında girmeyi düşünen bir hükümetin İngiliz tersanelerine sipariş vermesi elbette düşünülemez. Neticede İngiliz Hükümeti bu iki gemiye el koyarak hasmâne bir tutum takınmıştı.<br />
<br />
Esasen bilmemiz gerekir ki bu harbin nihai maksatlarından biri, meşhur 'Şark Meselesi'nin, yani Osmanlı Devleti'nin tarihten ve coğrafyadan tasfiyesi idi ve biz istemesek de, verimli petrol yataklarına sahip Osmanlı toprakları işgale uğrayacaktı. Ortadoğu haritasının bugünkü haline bakarsanız, bu harbin en mühim neticesinin ne olduğunu derhal fark edersiniz!<br />
<br />
Ve bu harpten galib çıkabilme ihtimalimiz de yoktu. Rus Çarlığı'nın ihtilâl sebebiyle erkenden harbden çekilmesi bile bu ihtimali artırmadı; dünyanın en güçlü armadasını Çanakkale'de mağlub etmek de işe yaramadı.<br />
<br />
Çanakkale, bu zalim harp safâhatı içinde gururumuzu okşayan birkaç zaferden birisidir; şüphesiz bu zaferin askerî boyutu abartılmaya müstehaktır ama tarihî ve siyasi sonuçları itibariyle değil.<br />
<br />
Eğer 1918'in sonbaharında Çanakkale'yi bir kere daha geçilmez kılabilmeye gücümüz yetseydi, o zaman bu harbin anlamı daha çok yüceltilmeyi hak ederdi; ne var ki Çanakkale geçildi, İstanbul işgal edildi, hükümet ve devlet başkanlığı baskı altına alındı, meclis dağıtıldı, daha harbin başlarında yapıldığı bilinen paylaşma ve işgal planları devreye sokuldu, pâyitahtımız düştü ve ordumuz terhis edildi.<br />
<br />
Çanakkale'nin geçilmezliği kavramından anladığımız eğer, müstevlî, yani işgalci kuvvetler hayat tarzının, felsefesinin ve dünya görüşünün yüzgeri edilmesi fikriyse, o mânâda dahi Çanakkale'nin geçildiğini kabul etmemiz gerekiyor. Bu harp bizim için böyle dramatik bir anlam taşır; bu harpten -ezkazâ- galip çıksak bile yüzümüz yine 'garb'a dönük duracaktı. Osmanlı entellektüelleri arasında, mağlubiyeti takib eden utanç verici işgal esnasında bile, bir asır evvelinden zihinlerimizi işgale uğratmış Garb fikrine karşı esaslı bir muhalefet yükselmemiştir. Mütakere günlerinde önemli Osmanlı entellektüelleri, ciddi ciddi Amerikan mandaterliğinin himayesine girmeyi müzakere ederken, bir başka topluluk ise İstanbul'da İngiliz Muhibleri Cemiyeti'ne âzâ kaydetmekle meşguldü. Aynı ikircikli duruş Milli Mücadelemize de intikal etmiştir ve bu zorlu açmazı Mehmet Akif merhum, "Medeniyyet dediğin tek dişi kalmış canavar" mısraında ustalıkla dile getirmişti. Aynı ikircik motifini meşhur Galatasaraylı şair Emin Bülend 'in (Serdaroğlu) Girit felâketinin ardından yazdığı "Kin" şiirinde de buluruz, der ki,<br />
<br />
"Garb'ın cebîn-i zalimi affetmedim seni,<br />
<br />
Türküm ve düşmanım sana kalsam da bir kişi"<br />
<br />
Hâsılı bu harbin bizim nokta-i nazarımızdan ideolojik bir doğrultusu bulunmuyordu; mağlubiyet mukadder hale gelince "zalim ve cebîn" düşmana karşı savaşmanın en anlamlı müştereği, siyasi istiklâl haline geldi. Milli Mücadele'den galip çıktığımız halde, kurucuların devlete istikamet olarak 'muasır medeniyet'i göstermesi bu bakımdan çok izah edicidir. Yendiğimiz düşmanın hayat tarzından başka alternatifimiz yoktu ortalıkta.<br />
<br />
Bizim bu mânâda bir Çanakkale'miz hiç olmamıştı zaten. 1915'te Çanakkale cephesini tutan Osmanlılar, harbe ideolojik değil, politik bir mânâ yüklemişlerdi; düşman geçmemeliydi; geçerse istiklâlimizi kaybedecek, esârete düşecektik, Osmanlı ülkesi darmadağın olacaktı!<br />
<br />
***<br />
<br />
"1915'te düşman donanması Boğazları geçseydi ne olurdu" tamamen ayrı bir fasıldır, bu türlü spekülasyonların kıymeti yoktur ama tarih, bugünü anlamak, yarını kestirmek için lâzımdır; onun hamâsete bulanmış bir sis perdesi altında, siyâk ü sibâkından tecrid edilmiş bir tarzda tekrarlanmasıyla tarih düşüncesini zenginleştirmiş olmuyoruz. Bu tarih telakkisi bugünü anlamak ve yarını kestirmek bâbında işe yaramaz bir slogan yığınından ibarettir.<br />
 <br />
 <br />
Ahmet Turan Alkan <br />
</span></div></span></span><hr />
<span style="font-weight: bold;"><span style="font-style: italic;"><div style="text-align: center;"><span style="color: #006400;">  <img class="postimage" src="http://turansavascisi.sitemynet.com/mynet_resimlerim/bayrak8py.jpg" border="0" alt="[Resim: bayrak8py.jpg]" /><hr />
Kim demiş, "Çanakkale geçilmez" diye! <br />
<br />
Çanakkale çoktan geçildi bile! Hem de dışardan gelenlerce değil, "içerden giden"lerce geçildi. <br />
<br />
Bu millet, İslâm milletinin omurgası/ydı: 1.000 yıl boyunca Doğu'dan Moğollardan, Batı'dansa Haçlı ve Laik Barbarlardan gelen iki çapraz ateş arasında kalan İslâm milletinin gözü, kulağı, eli, ayağı, koruyucu kalkanı, uçbeyi, akıncı beyi, alpereni, gözbebeğiydi. <br />
<br />
Sadece İslâm milletinin mi? Hayır! Gayr-ı müslim milletlerin de! <br />
<br />
İslâm, İslâm medeniyetinin ruhunu; İslâm milleti ise, omurgasını teşkil ediyordu: İslâm milleti, farklı kavimlere mensup ama aynı ruhu, fikri, zikri, iddiayı ve rüyayı paylaşan Müslümanlardan oluşan tek milletin adıydı. <br />
<br />
İslâm medeniyeti ise, gayr-ı müslim milletlerin de (mesela Rum, Ermeni, Yahudi, Süryani milletinin de) sulh, sükûn, selâmet, adalet ve kardeşlik nizamı içinde kendi hayatlarını, kendi dünyalarını, kendi felsefelerini ihya ve inşa ettikleri evrensel bir tanzimatın muntazam bir şekilde hayat ve vücud bulduğu bir "mekân"ın, bir "imkân"ın, çok milletli bir sistemin adı ve adresiydi. <br />
<br />
Çünkü İslâm milleti, mümin olması hasebiyle emîn olmak, herkesin emniyetini teminat altına almak, emaneti her hâl ve şartta teslim etmek zorundaydı. <br />
<br />
İslâm, İslâm milletinden, gayr-ı müslim milletlerin hayatlarının da sigortası olmasını istiyordu. Gayr-ı müslimlerin dinleri, canları, malları, hayatları ve hayatiyet kaynakları, Haçlı ve seküler Batı'da olduğu gibi yok edilmiyor; muhasara altına alınarak hasara uğratılmıyor; aksine muhafaza ediliyordu. O yüzden, Osmanlı'nın o en zor zamanlarında bile Ahmet Cevdet Paşa'ya, "Osmanlı, insanlığın son adasıdır" dedirten ruh, bu kuşatıcı ve kucaklayıcı ruhtu. <br />
<br />
Bugün İslâm medeniyeti tahrip, İslâm milleti ise paramparça edildiği için, sadece Müslümanlar değil, insanlık da günyüzü görmüyor, göremiyor. <br />
<br />
"Çanakkale", II. Abdülhamid'in tahta çıkmasıyla birlikte başlayan ve yarım asır süren Osmanlı İslâm milletinin ve medeniyetinin yok edilme harekâtının en son savaşıdır: O yüzden, "Çanakkale geçilmez!" demek, Osmanlı İslâm milleti ve medeniyeti, bu millete ve medeniyete ruh veren İslâm yok edilemez, demekti/r. <br />
<br />
Evet, Şam'dan, Yemen'den, Üsküp'ten, Bosna'dan, Anadolu'nun her bir köşesinden gelen İslâm milletinin asîl çocukları, yedi düvele karşı İslâm'ın yok edilmesi harekâtına karşı canla başla savaştılar, cihad ettiler. Evet, "Çanakkale", yedi düvelin dışardan gelen saldırılarına direndi ve geçilemedi. Ama içerden gelen saldırılara direnemedi ve geçildi. <br />
<br />
Çanakkale'de, İstiklâl Savaşı'nda yedi düvel tarafından dışardan teslim alınamayan bu ülke, laikleştirilerek, İslâmî iddialarından, rüyalarından vazgeçirilerek içerden teslim edildi: Yedi düvelin dümen suyundan giden, onların seküler projelerini bizzat uygulayan yerli sömürgeciler tarafından kendi-kendine sömürgeleştirildi; ve "Çanakkale" geçildi. <br />
<br />
Son birkaç yıldır, Çanakkale'deki imanı, cihadı, şehadet ruhunu "hurafe bunlar" diyerek, ruhu çalınmış, laik bir Çanakkale söylemini bu millete dayatanlar, böyle yapmakla, yedi düvelin savaşarak yapamadığını, yedi düvelin dümen suyuna girerek yapmış oluyorlar: "Çanakkale"'nin İslâmî ruhunu yok ederek; İslâm'ı, İslâm'ın hayat verdiği kültürü, tarihi ve medeniyeti bu milletin hayatından çıkarıp atarak! Böylelikle "Çanakkale"'ye hayat ve vücud veren o asîl ruh gitmiş, yerine asalak bir gürûh gelmiş oluyor. <br />
<br />
Çanakkale'de bu millet, sarsılmaz imanıyla cihad etmiştir; İslâm'a son darbeyi vurmaya gelen yedi düvele karşı göğsünü siper etmiş, canla başla şehadete koşmuş, İslâm'ın bayrağını yere indirtmemiştir. <br />
<br />
Ancak yabancı sömürgeciler tarafından geçilemeyen "Çanakkale", artık yerli sömürgeciler tarafından geçilmiştir! "Kaz(m)a"ları mübarek (!) olsun! Vatana millete hayırlı olsun! "Çanakkale"nin ruhunu yani İslâm'ı bu milletin hayatından kazımayı başaranlar, bu kaz(ı)ma kafalarıyla ne kadar öğünseler, Batılılarsa ne kadar sevinseler azdır! <br />
<br />
O yüzden, yeniden "Çanakkale geçilmez!" diyebilmeliyiz, diyorum. İslâm milletinin toparlanabilmesi, İslâm'ın yeniden hayat olabilmesi ve İslâm medeniyetinin yeniden hayat bulabilmesi, böylelikle yalnızca İslâm milletinin değil, gayr-ı müslim milletlerin çocuklarının da sulh, selamet, huzur, sükûn, adalet ve kardeşlik nizamı içinde hayatlarını tanzim ve idame ettirebilmeleri için yeniden "Çanakkale geçilmez!" diyebilecek asîl bir ruh üfleyebilmeliyiz bu ülkeye ve tüm dünyaya! <br />
<br />
Yusuf KAPLAN / Yeni Şafak</span></div></span></span><hr /><hr />
<span style="font-weight: bold;"><span style="font-style: italic;"><div style="text-align: center;"><span style="color: #006400;">  <img class="postimage" src="http://www.namazladirilis.com/resimler/canakkale_namaz.jpg" border="0" alt="[Resim: canakkale_namaz.jpg]" /><br />
<br />
Çanakkale'nin Ölmez Hatıralarından: Namaz‏<br />
<br />
İngiliz'in, vakit vakit gemilerden, siperden...<br />
Yine bolca gülle, bomba savurduğu bir gündü.<br />
Hızlı hızlı geçiyordum, tehlikeli bir yerden<br />
Birden bire gözlerime büyük bir şey göründü.<br />
<br />
Böyle büyük görünen şey küçücük bir insandı<br />
Fakat bana çok dokundu, ayaklarım bağlandı.<br />
<br />
Ateşlerin yaladığı bu düzlükten geçenler<br />
Güllelerin cehennemlik yağmurundan kaçarken..<br />
Yolun biraz kenarında, tek başına bir nefer,<br />
Pervasızca bombalardan, ateşlerden, her şeyden..<br />
<br />
Kendisine, süngüsünden bir mihrabcık kurmuştu,<br />
Sonra onun karşısında namazına durmuştu.<br />
<br />
Ne havada ıslık çalan ve düştüğü yerlere<br />
Kızgın çelik dahmelerle ölüm saçan gülleler...<br />
Ne semâda ifrit gibi, vızıldayan tayyâre...<br />
Ne dünyalık bir düşünce, ne bir korku, ne keder<br />
<br />
Onun demir yüreğini oynatmaktan acizdi,<br />
Sanki toplar, şarapneller tehlikesiz.. sessizdi!<br />
<br />
Potinleri yanındaydı... Onun büyük saygısı,<br />
Kunduralı ibadeti görmüyordu muvâfık.<br />
Böyle bir yüreğin bütün işi, kaygısı,<br />
Elbet Hakk'ın rızasına olmalıydı mutâbık<br />
<br />
Kuru toprak üzerinde, kundurasız kılınan<br />
Bu namazın, pek uygun bir kubbesiydi âsumân!<br />
<br />
Bir çam, ona gölgesinde yapmış idi seccade.<br />
Sanki tekbir alıyordu vakit vakit top sesi...<br />
Gözlerinin sade akı beyaz kalan yüzünde<br />
Parlıyordu o sarsılmaz imanın gölgesi<br />
<br />
Bir Müslüman nasıl olur? Bu levhadan anladım,<br />
Hürmetlerle -yavaş yavaş- sokuldum beş on adım<br />
Başındaki kabalağın gölgesine gömülen<br />
Süzük gözler, dikilmişti o süngüden mihrâba<br />
Hakk’ın büyük divanında, eli bağlı, dururken<br />
Artık o, can kaygısını almıyordu hesaba<br />
<br />
Allah Allah, bu ne yüksek bir imandır yâ Rabbi<br />
Bir Müslüman, ne büyük bir kahramandır, yâ Rabbi!<br />
<br />
Kahramandır, çünkü toplar etrafında patlarken<br />
Zerre kadar titremedi, namazını bozmadı<br />
Dört yanına ateş saçan türlü türlü âfetten<br />
Sanki onu koruyordu bir meleğin kanadı<br />
<br />
Onun, böyle tevekkülü bana pek çok dokundu<br />
Yüreğimi bir şey ezdi... İki gözüm sulandı<br />
<br />
Ey medenî İngilizler! Daha varsa getirin<br />
İnsanları, göme göme öldürecek şeyleri..<br />
Getirin de şu cenneti, cehenneme çevirin<br />
Bakın onlar korkutur mu, bir Müslüman neferi<br />
<br />
Bunu, hâlâ anlamıyor ne Hamilton ne Garey<br />
Müslüman'ı korkutamaz Allah'tan başka şey<br />
<br />
Böyle dalgın, düşünerek geçerken ben yanından<br />
Sağa sola selâm verdi, namazını bitirdi<br />
Sonra, biraz kımıldandı.. ellerini -Yaradan<br />
Ta gerisine dua için -gökyüzüne çevirdi.<br />
<br />
Şimdi, artık Allah'ına döküyordu derdini<br />
Gözlerini kapamıştı.. unutmuştu kendini<br />
<br />
Tâ gerisine karşı boynu bükük duran bir nefer<br />
Korku bilmez bir yiğitti.. hürmetlerle eğildim!<br />
Duasına, mutlak âmin diyorlardı melekler<br />
Kendimi pek fazla gördüm.. usul usul çekildim<br />
<br />
Ben giderken, kulağıma değdi onun sadâsı..<br />
(Allahümme salli alâ seyyidinâ) duâsı<br />
<br />
Şimdi, hâlâ nerede bir kabalaklı askeri,<br />
Görse gözüm, hatırlarım o kahraman neferi! <br />
<br />
Ahmet NEDİM</span></div></span></span><hr />
<span style="font-weight: bold;"><span style="font-style: italic;"><div style="text-align: center;"><span style="color: #006400;">  <img class="postimage" src="http://i.wolkanca.com/uploads/2006/06/canakkale-zaferi.jpg" border="0" alt="[Resim: canakkale-zaferi.jpg]" /><br />
<br />
ÇANAKKALE ŞEHİTLERİNE <br />
<br />
Şu Boğaz harbi nedir? Var mı ki dünyada eşi? <br />
En kesif orduların yükleniyor dördü beşi, <br />
Tepeden yol bularak geçmek için Marmara'ya <br />
Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya. <br />
Ne hayâsızca tehaşşüd ki ufuklar kapalı! <br />
Nerde -gösterdiği vahşetle- "Bu bir Avrupalı!" <br />
Dedirir: Yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi, <br />
Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yâhud kafesi! <br />
Eski Dünya, Yeni Dünya, bütün akvâm-ı beşer, <br />
Kaynıyor kum gibi... Mahşer mi, hakikat mahşer. <br />
Yedi iklimi cihânın duruyor karşısında, <br />
Ostralya'yla beraber bakıyorsun: Kanada! <br />
Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk; <br />
Sâde bir hâdise var ortada: Vahşetler denk. <br />
Kimi Hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ... <br />
Hani, tâ'ûna da zuldür bu rezil istilâ! <br />
Ah, o yirminci asır yok mu, o mahhlûk-i asil, <br />
Ne kadar gözdesi mevcud ise, hakkıyle sefil, <br />
Kustu Mehmetçiğin aylarca durup karşısına; <br />
Döktü karnındaki esrârı hayâsızcasına. <br />
Maske yırtılmasa hâlâ bize âfetti o yüz... <br />
Medeniyyet denilen kahbe, hakikat, yüzsüz. <br />
Sonra mel'undaki tahribe müvekkel esbâb, <br />
Öyle müdhiş ki: Eder her biri bir mülkü harâb. <br />
<br />
Öteden sâikalar parçalıyor âfâkı; <br />
Beriden zelzeleler kaldırıyor a'mâkı; <br />
Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin; <br />
Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin. <br />
Yerin altında cehennem gibi binlerce lâğam, <br />
Atılan her lâğamın yaktığı yüzlerce adam. <br />
Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer <br />
O ne müdhiş tipidir: Savrulur enkâz-ı beşer... <br />
Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el ayak, <br />
Boşanır sırtlara, vâdilere, sağnak sağnak. <br />
Saçıyor zırha bürünmüş de o nâmerd eller, <br />
Yıldırım yaylımı tûfanlar, alevden seller. <br />
Veriyor yangını, durmuş da açık sinelere, <br />
Sürü halinde gezerken sayısız tayyâre. <br />
<br />
Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermiler... <br />
Kahraman orduyu seyret ki bu tehdide güler! <br />
Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından; <br />
Alınır kal'a mı göğsündeki kat kat iman? <br />
Hangi kuvvet onu, hâşâ, edecek kahrına râm? <br />
Çünkü te'sis-i İlâhî o metin istihkâm. <br />
Sarılır, indirilir mevki'-i müstahkemler, <br />
Beşerin azmini tevkif edemez sun'-i beşer; <br />
Bu göğüslerse Hudâ'nın ebedî serhaddi; <br />
"O benim sun'-i bedi'im, onu çiğnetme" dedi. <br />
Âsım'ın nesli... diyordum ya... nesilmiş gerçek: <br />
İşte çiğnetmedi nâmusunu, çiğnetmeyecek. <br />
Şûhedâ gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar... <br />
O, rükû olmasa, dünyâda eğilmez başlar... <br />
Vurulmuş tertemiz alnından, uzanmış yatıyor, <br />
Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor! <br />
Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş, asker! <br />
Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer. <br />
Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhid'i... <br />
Bedr'in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi. <br />
Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın? <br />
"Gömelim gel seni tarihe" desem, sığmazsın. <br />
Herc ü merc ettiğin edvâra da yetmez o kitâb... <br />
Seni ancak ebediyyetler eder istiâb. <br />
"Bu, taşındır" diyerek Kâ'be'yi diksem başına; <br />
Ruhumun vahyini duysam da geçirsem taşına; <br />
Sonra gök kubbeyi alsam da ridâ namıyle, <br />
Kanayan lâhdine çeksem bütün ecrâmıyle; <br />
Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan, <br />
Yedi kandilli Süreyyâ'yı uzatsam oradan; <br />
Sen bu âvizenin altında, bürünmüş kanına; <br />
Uzanırken, gece mehtâbı getirsem yanına, <br />
Türbedârın gibi tâ fecre kadar bekletsem; <br />
Gündüzün fecr ile âvizeni lebriz etsem; <br />
Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana... <br />
Yine bir şey yapabildim diyemem hatırana. <br />
<br />
Sen ki, son ehl-i salibin kırarak salvetini, <br />
Şarkın en sevgili sultânı Salâhaddin'i, <br />
Kılıç Arslan gibi iclâline ettin hayran... <br />
Sen ki, İslâm'ı kuşatmış, boğuyorken hüsran, <br />
O demir çenberi göğsünde kırıp parçaladın; <br />
Sen ki, ruhunla beraber gezer ecrâmı adın; <br />
Sen ki, a'sâra gömülsen taşacaksın... Heyhât! <br />
Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihât... <br />
Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber, <br />
Sana âguşunu açmış duruyor Peygamber. <br />
<br />
MEHMET AKİF ERSOY<br />
<br />
 18 MART  VE ÇANAKKALEYİ BİR GÜN DEĞİL HERGÜN HATIRLAMAK ADINA HERGÜN O MÜBAREK İNSANLARIN HATIRALARINI CANLI TUTMAK RUHLARINA FATİHALAR GÖNDERMEK ADINA BU GÜZEL GÜNÜN ÖZELLİĞİNİ HATIRLATMAK İSTEDİM...RUHLARI ŞAD OLSUN O YÜCE İNSANLARIN...</span></div></span></span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Haftanın Dua Talihlisi : Dogruluk]]></title>
			<link>http://www.senaidemirci.biz/Haftanin-Dua-Talihlisi-Dogruluk</link>
			<pubDate>Thu, 18 Mar 2010 03:21:39 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.senaidemirci.biz/Haftanin-Dua-Talihlisi-Dogruluk</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-family: Times New Roman;"><span style="font-weight: bold;"><div style="text-align: center;">Selâmün aleykum ve rahmetullah..<br />
<br />
Bu hafta talihlimiz ve duanıza taliplimiz <span style="color: #FF0000;"> Leyla </span>kardeşimiz oldular...<br />
<br />
Allah’ım Senden şu isimlerinin hakkı için istiyor ve yalvarıyorum.<br />
<br />
Ey her şeyin Gerçek Mâbudu olan Allah<br />
Ey dünyada dost ve düşman ayırt etmeden bütün mahlukatını rızıklandıran Rahman<br />
Ey âhirette sadece dostlarına rahmet edecek olan Rahim<br />
Ey herseyi hakkıyla bilen Alîm<br />
Ey yarattıklarına son derece yumuşak muamele eden Halîm<br />
Ey sonsuz büyüklük ve yücelik sahibi olan Azîm<br />
Ey herşeyi yerli yerinde yapan Hakîm<br />
Ey varlığının başlangıcı olmayan Kadîm<br />
Ey herşeyi ayakta tutan Mukîm<br />
Ey iyilik ve ikrami bol olan Kerîm <br />
<br />
Sen bütün kusur ve noksan sıfatlardan münezzehsin, Senden baska İlah yok ki bize imdat etsin.<br />
<br />
Emân ver bize, emân diliyoruz. Bizi Cehennemden kurtar.<br />
<br />
<span style="font-size: large;"><span style="color: #808000;">Hayırlarla Gelen Cumalara</span></div></span><br />
<br />
<span style="color: #DCDCDC;"><span style="font-size: small;"><div style="text-align: right;">Haşiye: Dua'mızı Cuma vakti [Sela-Ezan&#93; arasında yapmaya özen gösterelim inşaallah..</div></span></span></span></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-family: Times New Roman;"><span style="font-weight: bold;"><div style="text-align: center;">Selâmün aleykum ve rahmetullah..<br />
<br />
Bu hafta talihlimiz ve duanıza taliplimiz <span style="color: #FF0000;"> Leyla </span>kardeşimiz oldular...<br />
<br />
Allah’ım Senden şu isimlerinin hakkı için istiyor ve yalvarıyorum.<br />
<br />
Ey her şeyin Gerçek Mâbudu olan Allah<br />
Ey dünyada dost ve düşman ayırt etmeden bütün mahlukatını rızıklandıran Rahman<br />
Ey âhirette sadece dostlarına rahmet edecek olan Rahim<br />
Ey herseyi hakkıyla bilen Alîm<br />
Ey yarattıklarına son derece yumuşak muamele eden Halîm<br />
Ey sonsuz büyüklük ve yücelik sahibi olan Azîm<br />
Ey herşeyi yerli yerinde yapan Hakîm<br />
Ey varlığının başlangıcı olmayan Kadîm<br />
Ey herşeyi ayakta tutan Mukîm<br />
Ey iyilik ve ikrami bol olan Kerîm <br />
<br />
Sen bütün kusur ve noksan sıfatlardan münezzehsin, Senden baska İlah yok ki bize imdat etsin.<br />
<br />
Emân ver bize, emân diliyoruz. Bizi Cehennemden kurtar.<br />
<br />
<span style="font-size: large;"><span style="color: #808000;">Hayırlarla Gelen Cumalara</span></div></span><br />
<br />
<span style="color: #DCDCDC;"><span style="font-size: small;"><div style="text-align: right;">Haşiye: Dua'mızı Cuma vakti [Sela-Ezan] arasında yapmaya özen gösterelim inşaallah..</div></span></span></span></span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Cevap Vermemek Ne demek!]]></title>
			<link>http://www.senaidemirci.biz/Cevap-Vermemek-Ne-demek</link>
			<pubDate>Thu, 18 Mar 2010 01:17:18 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.senaidemirci.biz/Cevap-Vermemek-Ne-demek</guid>
			<description><![CDATA[ALLAH MUCİB’DİR. Cevap verir. Cevap da verdirir.<br />
<br />
Füsus-ul Hikem’in sayfaları arasında geziniyorum yine…<br />
<br />
“Allah katında din iki biçimde tezahür eder” deniliyor. Bir ed-Din denilen Allah’ın seçtiği beğendiği din, bir de kulun itikadına göre değişkenlik arz eden din. Nasıl ki Alemlerin Rabbi sıfatı ile Allah’a muhatabiyet zorken, tek tek müminler bir veya birkaç ismin gölgesinde Rablerine kulluk ederler, buna onların Rabb-i Hass’ı denilir. Aynen öyle de bir mutlak din, bir de insanın zihnindeki din vardır. Bu durumda Allah insanın zihnindeki dine de itibar eder ve insanın samimiyetine göre ona kendi dini gibi/kadar muamele eder.<br />
<br />
Bir Kur’an dersindeyiz, bir müdavim Allah’ın azabından söz ediyor, ve onun azabını gözden uzak tuttuğumuzu, hep rahmetiyle meşgul olduğumuzu söylüyor. Ona göğsümden taşar kelimelerle cevap veriyorum. “Biri bana Allah Kuran’da müminlere şöyle azab edecektir yazılı ayet göstersin, hodri meydan. Onu gösterene dek ben Allah’ın rahmetinden söz etmeye devam edeceğim.” Dersi yapan mübarek her zamanki gibi taşkınlığımın önüne sed çekiyor. İyi de öyle yapıyor. “Evet” diyor “itidal lütfen, orta bir yolu tutturalım. Her ne kadar rahmet her yeri kuşatmışsa da…” Yine hayranlıkla bakıyorum ona, işte diyorum nefsime, bilgi yetmez, hal şart, sen de böyle mutedil olduğunda bu dersi yapabileceksin, ondan evvel değil. <br />
<br />
Düşününce her mümin kendi itikadı çerçevesinde bakıyor aleme ve o alemi kadar/gibi bir Rabb algısına sahip oluyor. Kimine celal kimine cemal, kimine rahmet kimine kahr düşüyor. Ve aslında her biri kendi nazarından hakikati söylüyor. Buna “min vechih” diyorlar eskiler. Hakikat, ama sadece bir yönden. Tıpkı bakara suresindeki inek meselinde olduğu gibi, siz zorlaştırısanız Rabb de zorlaştırıyor. Tafsilat verin o da tafsilat istiyor. Hesap yapın hesaba çekiyor. Tuzak kurun, tuzakların alâsını kuruveriyor. Her halinden razı olup gözü kara sevin, o da sizin her halinizden razı olup sizi göz bebeği gibi seviyor. Her ferd kendisinde tezahür eden isimle karşılık görüyor. <br />
<br />
İbn-i Arabi’nin ruhbanlık hakkında sözlerini hatırlıyorum. Bunu onlara Allah emretmedi, ancak öyle düşündüler, ve bu onlara farz oldu. Ona hakkıyla riayet etmeleri beklendi, ama edemediler. Onlardan ancak hakkıyla riayet edenler rızaya erdiler. Kimin rızasına? Tabii ki, kendi Rabb-i Hass’larının.<br />
<br />
O halde Rabb-i Hass’ımıza dikkat etmek lazım. Maazallah zulüm ve eziyet edenlerin Rabb-i Hass’ları da Kahhar oluyor.Yani hangi ismin terbiyesinden geçtiğimiz, Rabb-i Hassımızı belirliyor.Bu yüzümüze bakanın, mimiklerimize, hal-ü etvarımıza dikkat edenin, bizi babamıza benzetmesine benziyor. <br />
<br />
Füsüs’a dönüyor tekrar kalbim usulca. Allahım nasıl da soğuk su gibi kana kana içiyorum Füsusun kelimelerini! Nasıl da ihtiyacıma denk geliyor! Nasıl cevap veriyor Allah bana Füsüs kanalından! Bu sayfalarda Mucib ismi tecelli ediyor. “Din karşılık vermek demektir” diyor İbn-i Arabi.<br />
<br />
“Sorumlu insan emre boyun eğer, yahut karşı çıkar. Durumu açık olduğu için itaatkar olandan söz etmeye gerek yoktur. Karşı çıkan ise kendisini hükmü altına almış itaatsizliğiyle Allah’tan iki şey ister: ya itaatsizliğini silmesini ve bağışlamasını ya da kendisini cezalandırmasını. Bunlardan birisi zorunludur; çünk emir kendiliğinde gerçekleşmiştir. O halde Hakkın fiillerinde ve bulunduğu durumda kula boyun eğmesi her durumda geçerlidir. Bundan dolayı hal, etki edendir.<br />
<br />
Buradan din, karşılık vermek(ceza) olmuştur. Başka bir ifadeyle din( kişiyi) mutlu eden ve etmeyen şey ile yaptığı davranışa karşılık vermektir. Kulu mutlu eden karşılık, Allah onlardan razı olmuş, onlar da Allah’tan razı olmuştur(119/5) ayetinde dile getirilir. Sizden haksızlık yapanlara büyük bir azap tattırırız.(19/25) ayetinde belirtilen ise mutluluk vermeyen şeyle karşılık vermektir. Onların günahlarını affederiz(16/46); bu da cezadır. Böylece dinin karşılık vermek olduğu anlaşılmıştır.”<br />
<br />
Epeydir Allah’ın Mucib isminetutunmayı adet edinmiştim. Mucib hem dualara icabet eder, hem sorulara cevap verir. Ben de Zekeriyya (as) gibi yakinle söyleyemesem de, bila tereddüt söyleyebilirim ki ne dualarıma icabette, ne de sorularıma cevapta hiç mahzun olmadım. Ne şekilde olursa olsun cevap aldım.<br />
<br />
Hayatımda en çok cevap vermeyen insanlara kırıldım. Hep bildim ki bu isim benim için hayati önemde. Mucib olmadan yapamam, Mucib’i örten, perdeleyen her eylem bana azap…<br />
<br />
Bezen cevap bir sevdiğinizin ağzından gelir, bazen yaşadığınız bir olayın hissettirdiklerinden, bazen izlediğiniz bir filmden, okuduğunuz bir yazıdan, bazen bir sadık rüyadan tecelli eder Mucib. Ama mutlaka cevap verir.<br />
<br />
Kulak vermeyi bil yeter!<br />
<br />
Şimdi ise dinin bizzat “karşılık vermek” olduğunu okuyorum. Ne müjde!<br />
<br />
Peki o zaman insanlar içinde yok sayan, cevap vermeyen, iyi veya kötü karşılık vermeyen, icabet etmeyenler ne durumdalar? Sessizlik, ya aczden ya da zulümden ileri geliyor olmalı. Ya söyleyecek bir şeyi olmamalı insanın, ki bu çok nadirdir, ya da söylemeyerek karşı tarafa ne büyük acı verdiğinin bilinciyle kıs kıs gülüyor olmalı. Ya aciz, ya zalim. Dilerim ilki olsun. Cevap alamadıklarımız istedikleri halde aczlerinden ötürü, gönülden çağrılarımıza icabet edememiş olsunlar.<br />
<br />
Bilemiyorum. Ancak iki halde de yaptıklarının Allah’ın esmasıyla da, ahlakıyla da bir ilgisi yok.Allah aczden de zulümden de münezzeh. Bir zamanlar hikmet ehli birinden öğrendiğim gibi, şiddetin en büyüğü yok sayma şiddeti . Çünkü insanın en büyük nimeti, rahmeti varlık. Varlığı hiçe sayıldığında ise ona en büyük zulüm yapılmış oluyor. Ama onların sükutu ardında bile Mucib’i görmek mümkün, o halde ne gam!<br />
<br />
İnsan Onun gibi olmak peşinde ise, hayatına Onu mihenk kıldıysa o vakit her yönelime ya müspet ya menfi bir cevap vermeli, hikmetle izahat, kelamla beyan buyurmalı, rahmetle de teselli vermeli…<br />
<br />
Şükür ki bazıları cılız bir sesle de olsa acizliklerini telafiye çalışır, zalim olmadıklarını ispat ederler.<br />
<br />
Korkmazlar mı cevap vermeyenler ya kendilerine de bir gün cevap verilmezse…<br />
<br />
Allah acz ve zulümden münezzeh. Şükürler olsun. O mümin kafir, alim zalim, her ferde hallerine mutabık cevaplar veriyor, karşılıklar belirliyor.İnsanın sukût idamına karşı Onun dirilten Hayy soluğuna ne çok ihtiyacı var. O Hayy’ı ve O Mucib’i en çok Süleyman(as) gibi kuş seslerinde işitiyorum şu aralar. Kuşlar bana Sebe melikesinden Süleymana haber getirdikleri gibi Ondan haber getiriyorlar.<br />
<br />
Kuşlar güzel elçilerdir. O güzeli söylerler.<br />
<br />
“İnnallahe cemilun ve yuhibbul cemal” <br />
<br />
Allah güzeldir, güzeli sever.<br />
<br />
En güzeli de güzel karşılık vermektir. O zaman insan kendisine de güzel karşılık verileceğini, halinin kendisine avdet edeceğini umabilir.<br />
<br />
Gülerseniz size güler, affederseniz sizi affeder, severseniz sever, korursanız sizi korur, yol gösterirseniz size yol gösterir, müjde verirseniz nur’ul ayndır* , nasihat ederseniz nasihat ediciniz.<br />
<br />
O’ndan güzeli var mı? O halde bize yüzünü dönüversin yeter.<br />
<br />
Allahım yüzümüze bak!<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
*Göz aydınlığı.<br />
<br />
   18/03/2010 <br />
<br />
<br />
© 2009 karakalem.net, Mona İslam]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[ALLAH MUCİB’DİR. Cevap verir. Cevap da verdirir.<br />
<br />
Füsus-ul Hikem’in sayfaları arasında geziniyorum yine…<br />
<br />
“Allah katında din iki biçimde tezahür eder” deniliyor. Bir ed-Din denilen Allah’ın seçtiği beğendiği din, bir de kulun itikadına göre değişkenlik arz eden din. Nasıl ki Alemlerin Rabbi sıfatı ile Allah’a muhatabiyet zorken, tek tek müminler bir veya birkaç ismin gölgesinde Rablerine kulluk ederler, buna onların Rabb-i Hass’ı denilir. Aynen öyle de bir mutlak din, bir de insanın zihnindeki din vardır. Bu durumda Allah insanın zihnindeki dine de itibar eder ve insanın samimiyetine göre ona kendi dini gibi/kadar muamele eder.<br />
<br />
Bir Kur’an dersindeyiz, bir müdavim Allah’ın azabından söz ediyor, ve onun azabını gözden uzak tuttuğumuzu, hep rahmetiyle meşgul olduğumuzu söylüyor. Ona göğsümden taşar kelimelerle cevap veriyorum. “Biri bana Allah Kuran’da müminlere şöyle azab edecektir yazılı ayet göstersin, hodri meydan. Onu gösterene dek ben Allah’ın rahmetinden söz etmeye devam edeceğim.” Dersi yapan mübarek her zamanki gibi taşkınlığımın önüne sed çekiyor. İyi de öyle yapıyor. “Evet” diyor “itidal lütfen, orta bir yolu tutturalım. Her ne kadar rahmet her yeri kuşatmışsa da…” Yine hayranlıkla bakıyorum ona, işte diyorum nefsime, bilgi yetmez, hal şart, sen de böyle mutedil olduğunda bu dersi yapabileceksin, ondan evvel değil. <br />
<br />
Düşününce her mümin kendi itikadı çerçevesinde bakıyor aleme ve o alemi kadar/gibi bir Rabb algısına sahip oluyor. Kimine celal kimine cemal, kimine rahmet kimine kahr düşüyor. Ve aslında her biri kendi nazarından hakikati söylüyor. Buna “min vechih” diyorlar eskiler. Hakikat, ama sadece bir yönden. Tıpkı bakara suresindeki inek meselinde olduğu gibi, siz zorlaştırısanız Rabb de zorlaştırıyor. Tafsilat verin o da tafsilat istiyor. Hesap yapın hesaba çekiyor. Tuzak kurun, tuzakların alâsını kuruveriyor. Her halinden razı olup gözü kara sevin, o da sizin her halinizden razı olup sizi göz bebeği gibi seviyor. Her ferd kendisinde tezahür eden isimle karşılık görüyor. <br />
<br />
İbn-i Arabi’nin ruhbanlık hakkında sözlerini hatırlıyorum. Bunu onlara Allah emretmedi, ancak öyle düşündüler, ve bu onlara farz oldu. Ona hakkıyla riayet etmeleri beklendi, ama edemediler. Onlardan ancak hakkıyla riayet edenler rızaya erdiler. Kimin rızasına? Tabii ki, kendi Rabb-i Hass’larının.<br />
<br />
O halde Rabb-i Hass’ımıza dikkat etmek lazım. Maazallah zulüm ve eziyet edenlerin Rabb-i Hass’ları da Kahhar oluyor.Yani hangi ismin terbiyesinden geçtiğimiz, Rabb-i Hassımızı belirliyor.Bu yüzümüze bakanın, mimiklerimize, hal-ü etvarımıza dikkat edenin, bizi babamıza benzetmesine benziyor. <br />
<br />
Füsüs’a dönüyor tekrar kalbim usulca. Allahım nasıl da soğuk su gibi kana kana içiyorum Füsusun kelimelerini! Nasıl da ihtiyacıma denk geliyor! Nasıl cevap veriyor Allah bana Füsüs kanalından! Bu sayfalarda Mucib ismi tecelli ediyor. “Din karşılık vermek demektir” diyor İbn-i Arabi.<br />
<br />
“Sorumlu insan emre boyun eğer, yahut karşı çıkar. Durumu açık olduğu için itaatkar olandan söz etmeye gerek yoktur. Karşı çıkan ise kendisini hükmü altına almış itaatsizliğiyle Allah’tan iki şey ister: ya itaatsizliğini silmesini ve bağışlamasını ya da kendisini cezalandırmasını. Bunlardan birisi zorunludur; çünk emir kendiliğinde gerçekleşmiştir. O halde Hakkın fiillerinde ve bulunduğu durumda kula boyun eğmesi her durumda geçerlidir. Bundan dolayı hal, etki edendir.<br />
<br />
Buradan din, karşılık vermek(ceza) olmuştur. Başka bir ifadeyle din( kişiyi) mutlu eden ve etmeyen şey ile yaptığı davranışa karşılık vermektir. Kulu mutlu eden karşılık, Allah onlardan razı olmuş, onlar da Allah’tan razı olmuştur(119/5) ayetinde dile getirilir. Sizden haksızlık yapanlara büyük bir azap tattırırız.(19/25) ayetinde belirtilen ise mutluluk vermeyen şeyle karşılık vermektir. Onların günahlarını affederiz(16/46); bu da cezadır. Böylece dinin karşılık vermek olduğu anlaşılmıştır.”<br />
<br />
Epeydir Allah’ın Mucib isminetutunmayı adet edinmiştim. Mucib hem dualara icabet eder, hem sorulara cevap verir. Ben de Zekeriyya (as) gibi yakinle söyleyemesem de, bila tereddüt söyleyebilirim ki ne dualarıma icabette, ne de sorularıma cevapta hiç mahzun olmadım. Ne şekilde olursa olsun cevap aldım.<br />
<br />
Hayatımda en çok cevap vermeyen insanlara kırıldım. Hep bildim ki bu isim benim için hayati önemde. Mucib olmadan yapamam, Mucib’i örten, perdeleyen her eylem bana azap…<br />
<br />
Bezen cevap bir sevdiğinizin ağzından gelir, bazen yaşadığınız bir olayın hissettirdiklerinden, bazen izlediğiniz bir filmden, okuduğunuz bir yazıdan, bazen bir sadık rüyadan tecelli eder Mucib. Ama mutlaka cevap verir.<br />
<br />
Kulak vermeyi bil yeter!<br />
<br />
Şimdi ise dinin bizzat “karşılık vermek” olduğunu okuyorum. Ne müjde!<br />
<br />
Peki o zaman insanlar içinde yok sayan, cevap vermeyen, iyi veya kötü karşılık vermeyen, icabet etmeyenler ne durumdalar? Sessizlik, ya aczden ya da zulümden ileri geliyor olmalı. Ya söyleyecek bir şeyi olmamalı insanın, ki bu çok nadirdir, ya da söylemeyerek karşı tarafa ne büyük acı verdiğinin bilinciyle kıs kıs gülüyor olmalı. Ya aciz, ya zalim. Dilerim ilki olsun. Cevap alamadıklarımız istedikleri halde aczlerinden ötürü, gönülden çağrılarımıza icabet edememiş olsunlar.<br />
<br />
Bilemiyorum. Ancak iki halde de yaptıklarının Allah’ın esmasıyla da, ahlakıyla da bir ilgisi yok.Allah aczden de zulümden de münezzeh. Bir zamanlar hikmet ehli birinden öğrendiğim gibi, şiddetin en büyüğü yok sayma şiddeti . Çünkü insanın en büyük nimeti, rahmeti varlık. Varlığı hiçe sayıldığında ise ona en büyük zulüm yapılmış oluyor. Ama onların sükutu ardında bile Mucib’i görmek mümkün, o halde ne gam!<br />
<br />
İnsan Onun gibi olmak peşinde ise, hayatına Onu mihenk kıldıysa o vakit her yönelime ya müspet ya menfi bir cevap vermeli, hikmetle izahat, kelamla beyan buyurmalı, rahmetle de teselli vermeli…<br />
<br />
Şükür ki bazıları cılız bir sesle de olsa acizliklerini telafiye çalışır, zalim olmadıklarını ispat ederler.<br />
<br />
Korkmazlar mı cevap vermeyenler ya kendilerine de bir gün cevap verilmezse…<br />
<br />
Allah acz ve zulümden münezzeh. Şükürler olsun. O mümin kafir, alim zalim, her ferde hallerine mutabık cevaplar veriyor, karşılıklar belirliyor.İnsanın sukût idamına karşı Onun dirilten Hayy soluğuna ne çok ihtiyacı var. O Hayy’ı ve O Mucib’i en çok Süleyman(as) gibi kuş seslerinde işitiyorum şu aralar. Kuşlar bana Sebe melikesinden Süleymana haber getirdikleri gibi Ondan haber getiriyorlar.<br />
<br />
Kuşlar güzel elçilerdir. O güzeli söylerler.<br />
<br />
“İnnallahe cemilun ve yuhibbul cemal” <br />
<br />
Allah güzeldir, güzeli sever.<br />
<br />
En güzeli de güzel karşılık vermektir. O zaman insan kendisine de güzel karşılık verileceğini, halinin kendisine avdet edeceğini umabilir.<br />
<br />
Gülerseniz size güler, affederseniz sizi affeder, severseniz sever, korursanız sizi korur, yol gösterirseniz size yol gösterir, müjde verirseniz nur’ul ayndır* , nasihat ederseniz nasihat ediciniz.<br />
<br />
O’ndan güzeli var mı? O halde bize yüzünü dönüversin yeter.<br />
<br />
Allahım yüzümüze bak!<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
*Göz aydınlığı.<br />
<br />
   18/03/2010 <br />
<br />
<br />
© 2009 karakalem.net, Mona İslam]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Bir An...]]></title>
			<link>http://www.senaidemirci.biz/Bir-An</link>
			<pubDate>Wed, 17 Mar 2010 23:03:33 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.senaidemirci.biz/Bir-An</guid>
			<description><![CDATA[<div style="text-align: center;"><img class="postimage" src="http://i1003.hizliresim.com/2010/3/17/7161.jpg" border="0" alt="[Resim: 7161.jpg&#93;" /></div>
<br />
<div style="text-align: center;"><span style="font-weight: bold;"><span style="font-family: Arial;">“Cisminin küçüklüğüne bakıp da günahlarını küçük zannetme. Çünkü kalbin kasavetinden bir zerre, senin şahsi aleminin bütün yıldızlarını küsufa tutturur.”<br />
<span style="color: #696969;">B. Said Nursi, Mesnevi-i Nuriye</span><br />
…<br />
Bir ‘an’ az mıdır Allah rızası kazanmak adına?<br />
Bir ‘an’ çok mudur Cehennem gayyaları boylamada?<br />
…<br />
Meleklerle şeytanlar ve meleklere uyanlarla şeytanlara uyanlar hep ‘an’lar için mücadele ederler. <br />
Melekler, insanı bu dünyada geçirdiği ‘an’ları sonsuzlaştırmaya, Yaratıcı adına kullanmaya teşvik ederken, şeytanların avukatları ‘an’ları günaha boyamak ve böylece hiçleştirmek isterler.<br />
Çünkü insanın kullanabileceği, değerlendirebileceği biricik hal, ‘an’dır.<br />
<br />
 <br />
<span style="color: #696969;">Son paragraf: Mustafa Ulusoy, Yakınlık</span></span></span></div>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div style="text-align: center;"><img class="postimage" src="http://i1003.hizliresim.com/2010/3/17/7161.jpg" border="0" alt="[Resim: 7161.jpg]" /></div>
<br />
<div style="text-align: center;"><span style="font-weight: bold;"><span style="font-family: Arial;">“Cisminin küçüklüğüne bakıp da günahlarını küçük zannetme. Çünkü kalbin kasavetinden bir zerre, senin şahsi aleminin bütün yıldızlarını küsufa tutturur.”<br />
<span style="color: #696969;">B. Said Nursi, Mesnevi-i Nuriye</span><br />
…<br />
Bir ‘an’ az mıdır Allah rızası kazanmak adına?<br />
Bir ‘an’ çok mudur Cehennem gayyaları boylamada?<br />
…<br />
Meleklerle şeytanlar ve meleklere uyanlarla şeytanlara uyanlar hep ‘an’lar için mücadele ederler. <br />
Melekler, insanı bu dünyada geçirdiği ‘an’ları sonsuzlaştırmaya, Yaratıcı adına kullanmaya teşvik ederken, şeytanların avukatları ‘an’ları günaha boyamak ve böylece hiçleştirmek isterler.<br />
Çünkü insanın kullanabileceği, değerlendirebileceği biricik hal, ‘an’dır.<br />
<br />
 <br />
<span style="color: #696969;">Son paragraf: Mustafa Ulusoy, Yakınlık</span></span></span></div>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[başlık koyamadım...]]></title>
			<link>http://www.senaidemirci.biz/baslik-koyamadim</link>
			<pubDate>Wed, 17 Mar 2010 20:32:30 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.senaidemirci.biz/baslik-koyamadim</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-style: italic;"><span style="font-family: Trebuchet MS;"><span style="color: #000000;"><div style="text-align: right;">
uzayıp giderken yollar<br />
daralıyorum çoğu zaman...<br />
dur durak bilmeden geçen zaman<br />
ve sorular arta kalan...<br />
cevaplamak güç! korkular yersiz belki...<br />
kalbimdeki ince sızı;<br />
"ÖZLEDİM." diyor Allah'ı...<br />
hasret sarmalarken her yanımı<br />
sanırım yudumluyorum gerçek Aşkı(?)...........</span><span style="color: #696969;"><br />
<br />
emine ikra/ bugün derste sıkılınca karaladığımdı...</span></div></span></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-style: italic;"><span style="font-family: Trebuchet MS;"><span style="color: #000000;"><div style="text-align: right;">
uzayıp giderken yollar<br />
daralıyorum çoğu zaman...<br />
dur durak bilmeden geçen zaman<br />
ve sorular arta kalan...<br />
cevaplamak güç! korkular yersiz belki...<br />
kalbimdeki ince sızı;<br />
"ÖZLEDİM." diyor Allah'ı...<br />
hasret sarmalarken her yanımı<br />
sanırım yudumluyorum gerçek Aşkı(?)...........</span><span style="color: #696969;"><br />
<br />
emine ikra/ bugün derste sıkılınca karaladığımdı...</span></div></span></span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Kendisi Nerede???]]></title>
			<link>http://www.senaidemirci.biz/Kendisi-Nerede</link>
			<pubDate>Wed, 17 Mar 2010 19:18:30 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.senaidemirci.biz/Kendisi-Nerede</guid>
			<description><![CDATA[<div style="text-align: center;"><img class="postimage" src="http://umuthuzmeleri.files.wordpress.com/2010/03/ya-sen-neredesin.jpg" border="0" alt="[Resim: ya-sen-neredesin.jpg&#93;" /><br />
<br />
<span style="color: #1E90FF;"><span style="font-size: medium;"><span style="font-family: Trebuchet MS;"><span style="font-style: italic;"><span style="font-weight: bold;">Babamı namaz kılmış, dua ederken görünce: <br />
“Benim için de dua et..” deyiveriyorum <br />
ve babamın cevabıyla sarsılıyorum: <br />
”Kendisi nerede, derse, ne diyeyim..?”<br />
<br />
<br />
</span></span></span></span></span></div>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div style="text-align: center;"><img class="postimage" src="http://umuthuzmeleri.files.wordpress.com/2010/03/ya-sen-neredesin.jpg" border="0" alt="[Resim: ya-sen-neredesin.jpg]" /><br />
<br />
<span style="color: #1E90FF;"><span style="font-size: medium;"><span style="font-family: Trebuchet MS;"><span style="font-style: italic;"><span style="font-weight: bold;">Babamı namaz kılmış, dua ederken görünce: <br />
“Benim için de dua et..” deyiveriyorum <br />
ve babamın cevabıyla sarsılıyorum: <br />
”Kendisi nerede, derse, ne diyeyim..?”<br />
<br />
<br />
</span></span></span></span></span></div>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Kur'an toplayıcısı;ZEYD BİN SÂBİT  (r.a)]]></title>
			<link>http://www.senaidemirci.biz/Kur-an-toplayicisi-ZEYD-BIN-S%C3%82BIT-r-a</link>
			<pubDate>Wed, 17 Mar 2010 17:30:08 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.senaidemirci.biz/Kur-an-toplayicisi-ZEYD-BIN-S%C3%82BIT-r-a</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-weight: bold;"><span style="font-style: italic;"><span style="color: #006400;">Sevgili Peygamberimiz, Medîne’ye hicret ettikleri zaman, Müslümanlar, akın akın gelip bîat ediyorlardı. Bunlar arasında bir de, küçük çocuk vardı. Gözleri ışıl ışıl parıldıyordu. Peygamber efendimiz onun başını okşadılar. Bu sırada oradakilerden biri, Resûlullaha dedi ki: <br />
<br />
- Yâ Resûlallah! Bu çocuk, Neccaroğullarına mensuptur. Size indirilen, Kur’an-ı kerim âyetlerini ezberlemiştir.<br />
<br />
Bunun üzerine, Peygamber efendimiz tebessüm ederek, çocuğa sordular: <br />
<br />
- Senin adın ne, yavrum?<br />
<br />
- Zeyd, efendim... Sâbit’in oğlu Zeyd.<br />
<br />
- Ne kadar âyet ezberledin bakalım!<br />
<br />
- 17 sûre, efendim.<br />
<br />
- Bizlere, biraz okur musun?<br />
<br />
- Peki efendim.<br />
<br />
Kâf sûresini okudu <br />
<br />
Bundan sonra, Zeyd, Eûzü-Besmele çekerek, şu meâldeki âyet-i kerimeleri okumaya basladı: (Gökten bereketli bir su indirdik de; onunla bahçeler, biçilecek taneler [buğdaylar&#93; meydana getirdik. Ve tomurcukları, birbiri üzerine sıralanmış, uzun boylu hurma ağaçları yetiştirdik ki, kullarımız için, yiyecek rızık olarak yaratılmışlardır. Biz onunla, ölü bir memlekete can verdik. İşte kabirden çıkış da, böyledir.) [Kâf 9-11&#93; Okuması bitince; sevgili Peygamberimiz pek memnun kaldılar.<br />
<br />
Küçük Zeyd’in zekâ ve kabiliyeti karşısında buyurdular ki: <br />
<br />
- Sen artık, Yahûdilerin dilini de öğrenmeye çalışmalısın! Çünkü biz mektuplarımızı, Yahûdilere emniyet edemeyiz.<br />
<br />
Gerçekten, o zamana kadar, yabancılarla olan yazışmalarda tercümanlığı, ekseriya Yahûdiler yapıyordu. Onların arasında, yabancı dil bilenler fazlaydı. Bu sebeple Peygamber efendimiz, Müslümanların yabancı dil öğrenmesini teşvik ediyorlardı.<br />
<br />
Vahiy kâtibi oldu <br />
<br />
Sâbit’in küçük oğlu, çok kısa zamanda İbranîceyi, yâni Yahûdi dilini öğrendi. Hem okuyor, hem de mükemmel yazabiliyordu. Daha sonra, Süryanîceyi de öğrendi.<br />
<br />
Onun bu çalışkanlığı ve zekâsı, kendisine çok şerefli bir görev kazandırdı. Allahü teâlânın Resûlünün kâtipleri arasına katıldı. Artık Peygamber efendimize gelen giden mektupları, o tercüme ediyordu.<br />
<br />
Bir müddet sonra, Vahiy kâtipliği şerefine de erişti. Peygamber efendimize vahiy olunan Allahü teâlânın kelâmını da yazmaya başladı ve vahiy kâtiplerinin en meşhuru oldu.<br />
<br />
Hz. Zeyd’in yaşı büyüdükçe; ilmi de, vazifeleri de büyüyordu. Artık Kur’an-ı kerimi tamamen ezberlemişti. Ayrıca, fıkıh üzerinde çok ilerledi. Savaşlara da katılıyordu. İlmiyle olduğu kadar, kılıcıyla da; din düşmanlarına karşı savaşıyordu.<br />
<br />
Bir gün sevgili Peygamberimiz, Eshâbıyla oturuyorlardı. O sırada vahiy geldi. Derin bir vecd içinde kaldılar. Ayaklarının biri, Hz. Zeyd’in ayağı üzerine geldi. Mübârek ayağı o kadar ağırlaşmıştı ki, vahiy kâtibi kendi ayağını eziliyor zannetti. Az sonra bu hâlleri geçince, "Yaz, Zeyd" buyurdular ve mücâhidler hakkında indirilen şu âyet-i kerimeyi söylediler: <br />
<br />
(Müminlerin; evlerinde oturanları ile, cihâda çıkanları, eşit değildirler.)<br />
<br />
Mücâhidlerin şânı büyüktür <br />
<br />
Hz. Zeyd yazıyordu. Cenâb-ı Hakkin bu mübârek kelâmını işiten, Ümmü Mektum’un oğlu Abdullah çok üzüldü. Çünkü, kendisinin gözleri görmüyordu. Ayağa kalkarak sordu: <br />
<br />
- Yâ Resûlallah! Evet, mücâhidlerin şânı, böyle büyüktür. Lâkin bizim gibi, cihâda çıkmaya gücü yetmeyenler ne yapacak?<br />
<br />
Tekrar vahiy inmeye başladı. Çünkü Peygamber efendimizin mübârek vücudu ağırlaşmıştı. O hâlleri geçince, tekrar Hz. Zeyd’e, "Yaz" buyurarak, biraz önce yazdığı âyet-i kerimenin devamını yazdırdılar: <br />
<br />
(Mâzereti, özrü, engeli, sakatlığı olanlar hâriç... Bunlar dışında; savaşa çıkan ve çıkmayanlar, şüphesiz eşit değillerdir.) <br />
<br />
Ümmü Mektum’un oğlu ve onun gibiler, bu habere derecesiz memnun oldular.<br />
<br />
Uhud savaşında sevgili Peygamberimiz Zeyd bin Sâbit’i, Sa’d bin Rebî hazretlerini aramaya göndererek buyurdular ki: <br />
<br />
- Şâyet bulursan, selâmımı söyle ve kendisini, nasıl hissettiğini sor!<br />
<br />
Savaş meydanını dolaşan Hz. Zeyd, henüz 14-15 yaşlarındaydı. Aradığı zatı, kâfir ölüleri ve İslâm şehitleri arasında buldu. O da son nefesini vermek üzereydi. Yanına yaklaşıp dedi ki: <br />
<br />
- Ey Sa’d! Resûl-i Ekremin sana selâmları var. Kendini nasıl hissettiğini soruyor.<br />
<br />
Hz. Sa’d, o anda bile tebessüm ederek şöyle cevap verdi: <br />
<br />
- Sen de, Peygamber efendimize, benim selâmımı arz et! Ben şu anda, Cennet kokularını duyuyorum. Medîneli Müslümanlara da şöyle ki, tek kişi kalsalar bile; Peygamber efendimize hizmette, kusur etmesinler. Yoksa özürleri, kabûl olunmaz.<br />
<br />
Bunları söyledikten sonra ruhunu teslim etti. Birkaç yıl sonra Hz. Zeyd, bu büyük şehidin kızkardeşiyle evlendi.<br />
<br />
Beraber yiyelim!<br />
<br />
Hz. Zeyd, çoğu zaman sevgili Peygamberimizle beraber oluyorlardı. Bir seher vakti, erkenden Resûlullahın huzûruna geldi. Peygamber efendimiz birkaç hurma yiyorlardı... Selâmdan sonra, buyurdular ki: <br />
<br />
- Gel, beraber yiyelim!<br />
<br />
- Yâ Resûlallah! Ben, oruca niyetlenmek istiyorum.<br />
<br />
- Ben de niyetleneceğim.<br />
<br />
Beraberce, hurmayla sahur yaptılar. Sonra da, sabah namazına çıktılar.<br />
<br />
Günler, ne de çabuk geçiyordu. İki cihân güneşi, bu dünyaya saadet ışıklarını saçtıktan sonra; âhirete teşrif ettiler. Artık Müslümanlar için tek teselli kaynağı, Peygamberimizin emirlerini yerine getirmekti. Çünkü O, Allahın emirlerini bildiren; en son ve en büyük Peygamber idi.<br />
<br />
Fakat bu vefât üzerine, bütün kâfirler, dinsizler, müşrikler ümide düştüler! Hepsi birden, İslâma saldırmaya başladılar. Müslümanlar da, olanca güçleriyle karşı koyuyorlardı. İlk halîfe Hz. Ebû Bekir etrafında, bir hilâl gibi çepeçevre kenetlendiler.<br />
<br />
Hâfızlar şehit oldu <br />
<br />
Onlarla yapılan Yemâme cenginde, çok sayıda seçkin Sahâbe şehit oldu. Savaştan sonra halîfe, bir haberci yolladı. Hz. Zeyd’i çağırttı. Halîfenin yanında, Hz. Ömer de bulunuyordu. Hz. Ebû Bekir, Hz. Zeyd’e buyurdu ki: <br />
<br />
- Hz. Ömer, “Yemâme’de, 70’ten fazla Kur’an-ı kerim hâfızı şehit düştü. Korkarım öteki savaşlarda, kalan hâfızlar da şehit olurlar. İşte o zaman, Allah korusun Kur’an-ı kerim de, Yahûdi ve Hıristiyanların din kitapları gibi, noksan, eksik hâle gelir. Bu sebeple, şimdiden tedbir almalıyız. Allahü teâlânın kelâmını, sözlerini toplayalım ve yazdıralım” diyor.<br />
<br />
Bunun üzerine Hz. Zeyd, Hz. Ömer’e sordu: <br />
<br />
- Yâ Ömer! Sevgili Peygamberimizin yapmadıkları bir işi, bizler nasıl yapabiliriz?<br />
<br />
Bu suâle, halîfe cevap verdi: <br />
<br />
- Aynı şeyleri, Ömer’e ben de sordum. Fakat bana, “Efendimiz yaşarlarken, böyle birşey olamazdı. Olacağını düşünsek bile, o zaman Cenâb-ı Hak; bütün Kur’an-ı kerimi yeniden Resûlüne vahiy ile bildirebilirdi” diye cevap verdi.<br />
<br />
Bunun üzerine Hz. Zeyd dedi ki: <br />
<br />
- Haklısınız.<br />
<br />
Hz. Ebû Bekir, Hz. Zeyd’e buyurdu ki: <br />
<br />
- Ey Resûlullahın kâtibi! Sen zekî, bilgili ve genç bir Müslümansın. Hakkında hiçbir şüphemiz de yoktur. Bu zor işi, ancak sen başarabilirsin. Şânı yüce kitabımızı, toplayabilir ve bir mushaf hâlinde yazabilirsin. Zaten Peygamber efendimize vahiy olunan âyetleri de, yazmıyor muydun?<br />
<br />
Hz. Zeyd çok şaşırdı! Doğrusu, bunu beklemiyordu. Dedi ki: <br />
<br />
- Yâ Emîr-el Müminîn! Vallahi bana, bir dağı yerinden söküp kaldırmayı teklif etseydin; verdiğin bu emir kadar ağır gelmezdi!<br />
<br />
Fakat Hz. Ebû Bekir buyurdu ki: <br />
<br />
- Bu, yapılması îcabeden bir iştir.<br />
<br />
Hz. Ömer de ilâve etti: <br />
<br />
- Çok şerefli bu vazifeyi, mutlaka yapmaya çalışmalısın!<br />
<br />
Mushaf hâlinde yazdı <br />
<br />
Hz. Zeyd, gerçekten şerefli ve gerekli olan bu işi; uzun çalışmalar sonunda başardı. O zamana kadar dağınık olan mübârek âyetleri, îtinayla topladı. Hepsini, bir Mushaf hâlinde yazdı. Halîfeye teslim etti. Böylece, ilk yazılı Kur’an-ı kerim mushafını hazırlama şerefi, ona nasip oldu.<br />
<br />
Hz. Osman zamanında halîfenin emri ile yine Zeyd bin Sâbit başkanlığında bir heyet tarafindan çoğaltılıp, altı tane daha mushaf-ı şerif yazılarak, belli merkezlere gönderilmiştir. Böylece bu şerefli vazifeyi de yapmak ona nasip olmuştur.<br />
<br />
Günler, her zamanki süratiyle geçip gitti. Hz. Ebû Bekir de, ömrünü tamamladı. Yerine, Hz. Ömer halîfe seçildi.<br />
<br />
Fıkıh ilmini en iyi bilen <br />
<br />
O da Hz. Zeyd’i, Medîne kâdılığına, hâkimliğine tâyin etti. Çünkü Peygamber efendimiz buyurmuşlardı ki: <br />
<br />
(Fıkıh ilmini en iyi bilen, Sâbit’in oğlu Zeyd’dir.) <br />
<br />
Abdullah bin Abbas hazretleri, geniş bilgisine rağmen Zeyd bin Sâbit’in evine kadar gidip, ondan istifade ederdi. Bir defasında Zeyd bin Sâbit hazretleri hayvanına bineceği zaman, üzengisini tutmuştu. Zeyd bin Sâbit hazretleri, buna mâni olmak istediğinde, İbni Abbas hazretleri demiştir ki: <br />
<br />
- Biz âlimlerimize böyle hürmet ederiz.<br />
<br />
Bunun üzerine Hz. Zeyd de İbni Abbas’ın elini tutarak öpmüş ve demiştir ki: <br />
<br />
- Biz de Peygamber efendimizin Ehl-i beytine böyle hürmet etmekle emrolunduk.<br />
<br />
Onun adâlet ve bilgisine; devrin halîfeleri bile, seve seve müracaat ettiler. Hükümlerine, rızâ gösterdiler...<br />
<br />
Bir sene Arabistan’da, kıtlık başgösterdi. Hz. Ömer, Mısır’dan buğday getirtti. Fakat buğdayın hak geçmeden ve herkese yetecek şekilde dağıtılması, zor bir işti. Halîfe, bu zor iş için de, Hz. Zeyd’i vazifelendirdi.<br />
<br />
Medîne kâdısı, herkes için vesika hazırlattı. Buğdaylar, tam bir adâletle dağıtıldı. Böylece o kıtlık yılı, hiçbir üzüntü ve şikâyete meydan verilmeden atlatıldı. Yermük zaferinde alınan ganimetler de, yine Hz. Zeyd tarafından, tam bir adâletle dağıtıldı.<br />
<br />
Sonraki halîfe Hz. Osman, onun vazifelerini artırdı. Kâdılığa ek olarak, bir de, Beytülmal Muhâfızlığını verdi. O sıralarda, bir arkadaşına gönderdiği mektupta: <br />
<br />
- Kardeşim Übey! Cenâb-ı Hak dilimizi, kalblerimize tercüman olarak yaratmıştır. Diline hâkim olamayan kimsede, akıl aranmaz. Kişi eğer, dilini serbest bırakır ve ağzına gelen herşeyi söylerse; kendi sözleriyle kendi başını kesebilir.<br />
<br />
Kur’an-ı kerim öncedir <br />
<br />
Hz. Zeyd 665 yılında vefât eyledi. Cenâze namazında, bir arkadaşı, "En büyük fakîh vefât etti" diyerek ağladı. Resûlullahın şâiri Hz. Hassân bin Sâbit, şiirler yazdı ve dedi ki: <br />
<br />
- Hassân ve oğlunun vefâtından sonra, onlar gibi şâir nasıl yetişecek? Zeyd bin Sâbit’ten sonra, şiirlerimin mânasını kim anlayabilecek?<br />
<br />
Tebük gazvesinde, Mâlik bin Neccâr’in sancağını, Ümâre bin Hazm taşırken, Resûl-i Ekrem, sancağı alıp, Zeyd bin Sâbit’e vermişti. Ümâre’nin, “Yâ Resûlallah, yoksa aleyhimde birşey mi duydunuz?” demesi üzerine de buyurmuştur ki: <br />
<br />
- Hayır! Kur’an-ı kerim öncedir. Zeyd ise Kur’an-ı kerimi senden daha çok bilir.<br />
<br />
İslâm ilimleri içinde en yüksek olanı, kıraat ilmiydi. Bu ilim sayesinde, Kur’an-ı kerim, bozulmaktan ve değişmekten korunmuştur. Bu ilmin mütehassis âlimleri, Kur’an-ı kerimin okunuş şekillerini kaydetmişlerdir. Böylece Kur’an-ı kerimin okunması hususundaki tereddütleri bertaraf etmişlerdir.<br />
<br />
Kıraat âlimleri <br />
<br />
Zeyd bin Sâbit hazretlerinin bu ilimdeki üstünlüğü, Eshâb-ı kirâmın ve Tabiînin ileri gelenlerinin îtirafları ve takdirleri ile sabittir. Eshâb-ı kirâm arasında kıraat ilminde imamlık derecesine yükselenler, Hz. Ebû Bekr-i Siddîk, Hz. Ömer bin Hattâb, Hz. Osman bin Affân, Hz. Ali bin Ebî Tâlib, Übeyy bin Ka’b, Zeyd bin Sâbit, Abdullah bin Mes’ûd, Ebûdderdâ ve Ebû Mûsel-Es’arî’dir. Bunlar, Resûlullah efendimizden bizzat okuyuşlarını tasdik ettirenlerdir.<br />
<br />
Hz. Ömer, Hz. Zeyd’in kıraatı ile Ubeyy bin Ka’b’in okuyuşunu karşılaştırır ve Hz. Zeyd’in okuyuşunu tercih ederdi. Çünkü o, Kureyş kıraatına tam uygun okuyordu. Bu itibarla onun okuyuşunu diğer okuyuşlara tercih etmek îcab ederdi. Bütün Müslümanlar, Medîne-i münevverede Hz. Zeyd’in etrafında toplanmışlar ve kendisi, bütün ilim ehlinin müracaat yeri olmuştur.<br />
<br />
Zeyd bin Sâbit hazretleri, tefsir ilminde de çok ilerde idi. Vahiy kâtibi olmak şerefine sahip, fevkalâde zekî, Hulefâ-i Râsidîne yakın olmasından dolayı, birçok âyet-i kerimenin nüzûl sebebini bilir, hakîkat ve hikmetlerine vâkıf bulunurdu. Buyurdu ki: <br />
<br />
- Eshâb-ı kirâm arasında bulunan birtakım kimseler, Uhud harbine giderken, yoldan geri dönmüşlerdi. Bunlar Abdullah bin Ubey bin Selûl’e tâbi üçyüz kadar münâfıktı. İnsanlar, bunların hakkında iki fırkaya ayrılmış, bir kısmı bunların öldürülmesini, bir kısmı da öldürülmemesini Resûlullahtan istiyorlardı. Bunun üzerine şu âyet-i kerime nâzıl oldu.<br />
<br />
(Size ne oluyor ki, o münâfıklar hakkında iki fırkaya ayrılmış bulunuyorsunuz.) [Nisâ 88&#93; <br />
<br />
Hz. Zeyd, hadis, fıkıh, ferâiz, ve fetvâ ilimlerinde de son derece bilgili idi. Resûl-i Ekrem efendimizden 92 hadis rivâyet etmiştir. Hz. Zeyd, rivâyet ettiği hadis-i şerifleri doğrudan doğruya Peygamberimizden işitmiş, Onun vefâtından sonra Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman’dan da hadis-i şerif öğrenmişti.<br />
<br />
İnsanlar bir tarafta...<br />
<br />
Hz. Zeyd bin Sâbit, kendi bulunduğu bir mecliste, bir sahih hadis söylendiği zaman, onu derhal tasdik ve teyit ederdi. Nitekim bir gün Ebû Saîd-i Hudrî şu hadis-i şerifi rivâyet etmişti: Resûl-i Ekrem efendimiz Nasr sûresi nâzıl olduğu zaman, onu okumuş ve şöyle buyurmuştu: <br />
<br />
- İnsanlar bir tarafta, ben ve Eshâbım bir taraftayız.<br />
<br />
Sonra Resûlullah efendimiz buyurdu ki: <br />
<br />
- Fetihten sonra hicret olmaz, ancak cihâd ve niyet vardır.<br />
<br />
Orada hazır bulunan Mervan bin Hakem, Ebû Saîd-i Hudrî’ye, “Yalan söylüyorsun” deyince, Zeyd bin Sâbit ve Râfi bin Hadic, “Ebû Saîd doğru söyledi” diyerek onun hakkında hüsn-i şehâdette bulunmuşlardı.<br />
<br />
Hz. Zeyd, daha Hz. Ömer devrinde iken, ferâiz ile ilgili meseleleri bir araya toplamış, bu ilmin esaslarını, bizzat yazarak bir tertip ve düzene sokmuştur. Zaten bu ilimdeki üstünlüğünü, Resûlullah Efendimiz, "Ümmetimin içinde ferâizi en iyi bilen Zeyd bin Sâbit’tir" buyurarak tasdik ve taltif buyurmuştur.<br />
<br />
İlmin yayılmasına hizmet etti<br />
<br />
Fıkıh ilminin her meselesinde, Eshâb-ı kirâmın en yüksek müctehidlerindendi. Daha Resûl-i Ekrem zamanında fetvâ vermek şerefine kavuşmuştu. Fetvâları son zamanlarda büyük ciltler hâlinde toplanmıştır. Bütün Müslüman memleketlerinde yayılmış ve herkes bunlarla amel etmiştir.<br />
<br />
Zeyd bin Sâbit hazretleri, Mescid-i Nebevi’ye geldiği zaman, müskülü olan ona gelir, meselesini sorar, cevabını alırdı. Onun namaz, hayvan kesimi, av hayvanları, hibe (bağış) ve ziraat ortaklığı meselesine ait fetvâları, fıkıh meselelerinin yazıldığı kitaplarda yer almaktadır.<br />
<br />
Hz. Zeyd bin Sâbit, büyük işler başaran ve büyük hizmetler bırakan bir Sahâbîdir. Ümmetin ıslâhı hususundaki gayretleri, yerinde ve zamanında müdâhalelerle işleri yoluna koyma çabaları ve ilmin yayılması hususundaki çalışmaları gibi nice hizmetleri vardır.<br />
<br />
Onun hizmetleri anlatılamayacak kadar çok ve büyüktür. Kur’an-ı kerimi tamamen ezberlemesi, emin bir kimse olması, güzel yazı yazması gibi birçok meziyetlere sahiptir. Zâten Resûlullah efendimizin zamanında vahiy kâtibi olmak şerefine kavuşmuştu.<br />
<br />
Bütün Ehl-i Beyt ve Eshâb-ı Kirâm arasında, o derece üstün bir îtibara erişmişti ki, cuma günleri sokağa çıktıkları vakit, ilim ve irfânına hayran kalan Medîne ahâlisi, kendisini, tam bir istiyakla karşılarlardı. Halkın bu teveccühünden utanan Zeyd bin Sâbit hazretleri, hemen evine giderdi.<br />
<br />
Bu hâlini soranlara buyururdu ki: <br />
<br />
- İnsanlardan hayâ etmeyen, Allahtan utanmaz.<br />
<br />
Zeyd bin Sâbit vefât edince, Ebû Hüreyre demiştir ki:<br />
<br />
- Bu ümmetin âlimi vefât etti. Umulur ki, Allahü teâlâ, Abdullah ibni Abbâs’i ona halef buyurur.<br />
<br />
Fıkıhta meşhur Sahâbîler <br />
<br />
Enes bin Mâlik hazretleri, Peygamber efendimizin şöyle buyurduklarını rivâyet etmektedir: <br />
<br />
(Ümmetimin en merhametlisi Ebû Bekir, Allahın dîni hususunda en şiddetlisi Ömer, en ziyâde hayâya mâlik olanı Osman ve ferâizi en iyi bileni Zeyd bin Sâbittir.) <br />
<br />
Eshâb-ı kirâm arasında fıkıh ilminde dört Sahâbe meşhurdur. Bunlar, Zeyd bin Sâbit, Abdullah bin Mes’ûd, Abdullah bin Ömer ve Abdullah bin Abbâs’dır. Bütün dünyaya yayılan fıkıh ilminin kaynağı bu dört büyük Sahâbîdir.</span></span></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-weight: bold;"><span style="font-style: italic;"><span style="color: #006400;">Sevgili Peygamberimiz, Medîne’ye hicret ettikleri zaman, Müslümanlar, akın akın gelip bîat ediyorlardı. Bunlar arasında bir de, küçük çocuk vardı. Gözleri ışıl ışıl parıldıyordu. Peygamber efendimiz onun başını okşadılar. Bu sırada oradakilerden biri, Resûlullaha dedi ki: <br />
<br />
- Yâ Resûlallah! Bu çocuk, Neccaroğullarına mensuptur. Size indirilen, Kur’an-ı kerim âyetlerini ezberlemiştir.<br />
<br />
Bunun üzerine, Peygamber efendimiz tebessüm ederek, çocuğa sordular: <br />
<br />
- Senin adın ne, yavrum?<br />
<br />
- Zeyd, efendim... Sâbit’in oğlu Zeyd.<br />
<br />
- Ne kadar âyet ezberledin bakalım!<br />
<br />
- 17 sûre, efendim.<br />
<br />
- Bizlere, biraz okur musun?<br />
<br />
- Peki efendim.<br />
<br />
Kâf sûresini okudu <br />
<br />
Bundan sonra, Zeyd, Eûzü-Besmele çekerek, şu meâldeki âyet-i kerimeleri okumaya basladı: (Gökten bereketli bir su indirdik de; onunla bahçeler, biçilecek taneler [buğdaylar] meydana getirdik. Ve tomurcukları, birbiri üzerine sıralanmış, uzun boylu hurma ağaçları yetiştirdik ki, kullarımız için, yiyecek rızık olarak yaratılmışlardır. Biz onunla, ölü bir memlekete can verdik. İşte kabirden çıkış da, böyledir.) [Kâf 9-11] Okuması bitince; sevgili Peygamberimiz pek memnun kaldılar.<br />
<br />
Küçük Zeyd’in zekâ ve kabiliyeti karşısında buyurdular ki: <br />
<br />
- Sen artık, Yahûdilerin dilini de öğrenmeye çalışmalısın! Çünkü biz mektuplarımızı, Yahûdilere emniyet edemeyiz.<br />
<br />
Gerçekten, o zamana kadar, yabancılarla olan yazışmalarda tercümanlığı, ekseriya Yahûdiler yapıyordu. Onların arasında, yabancı dil bilenler fazlaydı. Bu sebeple Peygamber efendimiz, Müslümanların yabancı dil öğrenmesini teşvik ediyorlardı.<br />
<br />
Vahiy kâtibi oldu <br />
<br />
Sâbit’in küçük oğlu, çok kısa zamanda İbranîceyi, yâni Yahûdi dilini öğrendi. Hem okuyor, hem de mükemmel yazabiliyordu. Daha sonra, Süryanîceyi de öğrendi.<br />
<br />
Onun bu çalışkanlığı ve zekâsı, kendisine çok şerefli bir görev kazandırdı. Allahü teâlânın Resûlünün kâtipleri arasına katıldı. Artık Peygamber efendimize gelen giden mektupları, o tercüme ediyordu.<br />
<br />
Bir müddet sonra, Vahiy kâtipliği şerefine de erişti. Peygamber efendimize vahiy olunan Allahü teâlânın kelâmını da yazmaya başladı ve vahiy kâtiplerinin en meşhuru oldu.<br />
<br />
Hz. Zeyd’in yaşı büyüdükçe; ilmi de, vazifeleri de büyüyordu. Artık Kur’an-ı kerimi tamamen ezberlemişti. Ayrıca, fıkıh üzerinde çok ilerledi. Savaşlara da katılıyordu. İlmiyle olduğu kadar, kılıcıyla da; din düşmanlarına karşı savaşıyordu.<br />
<br />
Bir gün sevgili Peygamberimiz, Eshâbıyla oturuyorlardı. O sırada vahiy geldi. Derin bir vecd içinde kaldılar. Ayaklarının biri, Hz. Zeyd’in ayağı üzerine geldi. Mübârek ayağı o kadar ağırlaşmıştı ki, vahiy kâtibi kendi ayağını eziliyor zannetti. Az sonra bu hâlleri geçince, "Yaz, Zeyd" buyurdular ve mücâhidler hakkında indirilen şu âyet-i kerimeyi söylediler: <br />
<br />
(Müminlerin; evlerinde oturanları ile, cihâda çıkanları, eşit değildirler.)<br />
<br />
Mücâhidlerin şânı büyüktür <br />
<br />
Hz. Zeyd yazıyordu. Cenâb-ı Hakkin bu mübârek kelâmını işiten, Ümmü Mektum’un oğlu Abdullah çok üzüldü. Çünkü, kendisinin gözleri görmüyordu. Ayağa kalkarak sordu: <br />
<br />
- Yâ Resûlallah! Evet, mücâhidlerin şânı, böyle büyüktür. Lâkin bizim gibi, cihâda çıkmaya gücü yetmeyenler ne yapacak?<br />
<br />
Tekrar vahiy inmeye başladı. Çünkü Peygamber efendimizin mübârek vücudu ağırlaşmıştı. O hâlleri geçince, tekrar Hz. Zeyd’e, "Yaz" buyurarak, biraz önce yazdığı âyet-i kerimenin devamını yazdırdılar: <br />
<br />
(Mâzereti, özrü, engeli, sakatlığı olanlar hâriç... Bunlar dışında; savaşa çıkan ve çıkmayanlar, şüphesiz eşit değillerdir.) <br />
<br />
Ümmü Mektum’un oğlu ve onun gibiler, bu habere derecesiz memnun oldular.<br />
<br />
Uhud savaşında sevgili Peygamberimiz Zeyd bin Sâbit’i, Sa’d bin Rebî hazretlerini aramaya göndererek buyurdular ki: <br />
<br />
- Şâyet bulursan, selâmımı söyle ve kendisini, nasıl hissettiğini sor!<br />
<br />
Savaş meydanını dolaşan Hz. Zeyd, henüz 14-15 yaşlarındaydı. Aradığı zatı, kâfir ölüleri ve İslâm şehitleri arasında buldu. O da son nefesini vermek üzereydi. Yanına yaklaşıp dedi ki: <br />
<br />
- Ey Sa’d! Resûl-i Ekremin sana selâmları var. Kendini nasıl hissettiğini soruyor.<br />
<br />
Hz. Sa’d, o anda bile tebessüm ederek şöyle cevap verdi: <br />
<br />
- Sen de, Peygamber efendimize, benim selâmımı arz et! Ben şu anda, Cennet kokularını duyuyorum. Medîneli Müslümanlara da şöyle ki, tek kişi kalsalar bile; Peygamber efendimize hizmette, kusur etmesinler. Yoksa özürleri, kabûl olunmaz.<br />
<br />
Bunları söyledikten sonra ruhunu teslim etti. Birkaç yıl sonra Hz. Zeyd, bu büyük şehidin kızkardeşiyle evlendi.<br />
<br />
Beraber yiyelim!<br />
<br />
Hz. Zeyd, çoğu zaman sevgili Peygamberimizle beraber oluyorlardı. Bir seher vakti, erkenden Resûlullahın huzûruna geldi. Peygamber efendimiz birkaç hurma yiyorlardı... Selâmdan sonra, buyurdular ki: <br />
<br />
- Gel, beraber yiyelim!<br />
<br />
- Yâ Resûlallah! Ben, oruca niyetlenmek istiyorum.<br />
<br />
- Ben de niyetleneceğim.<br />
<br />
Beraberce, hurmayla sahur yaptılar. Sonra da, sabah namazına çıktılar.<br />
<br />
Günler, ne de çabuk geçiyordu. İki cihân güneşi, bu dünyaya saadet ışıklarını saçtıktan sonra; âhirete teşrif ettiler. Artık Müslümanlar için tek teselli kaynağı, Peygamberimizin emirlerini yerine getirmekti. Çünkü O, Allahın emirlerini bildiren; en son ve en büyük Peygamber idi.<br />
<br />
Fakat bu vefât üzerine, bütün kâfirler, dinsizler, müşrikler ümide düştüler! Hepsi birden, İslâma saldırmaya başladılar. Müslümanlar da, olanca güçleriyle karşı koyuyorlardı. İlk halîfe Hz. Ebû Bekir etrafında, bir hilâl gibi çepeçevre kenetlendiler.<br />
<br />
Hâfızlar şehit oldu <br />
<br />
Onlarla yapılan Yemâme cenginde, çok sayıda seçkin Sahâbe şehit oldu. Savaştan sonra halîfe, bir haberci yolladı. Hz. Zeyd’i çağırttı. Halîfenin yanında, Hz. Ömer de bulunuyordu. Hz. Ebû Bekir, Hz. Zeyd’e buyurdu ki: <br />
<br />
- Hz. Ömer, “Yemâme’de, 70’ten fazla Kur’an-ı kerim hâfızı şehit düştü. Korkarım öteki savaşlarda, kalan hâfızlar da şehit olurlar. İşte o zaman, Allah korusun Kur’an-ı kerim de, Yahûdi ve Hıristiyanların din kitapları gibi, noksan, eksik hâle gelir. Bu sebeple, şimdiden tedbir almalıyız. Allahü teâlânın kelâmını, sözlerini toplayalım ve yazdıralım” diyor.<br />
<br />
Bunun üzerine Hz. Zeyd, Hz. Ömer’e sordu: <br />
<br />
- Yâ Ömer! Sevgili Peygamberimizin yapmadıkları bir işi, bizler nasıl yapabiliriz?<br />
<br />
Bu suâle, halîfe cevap verdi: <br />
<br />
- Aynı şeyleri, Ömer’e ben de sordum. Fakat bana, “Efendimiz yaşarlarken, böyle birşey olamazdı. Olacağını düşünsek bile, o zaman Cenâb-ı Hak; bütün Kur’an-ı kerimi yeniden Resûlüne vahiy ile bildirebilirdi” diye cevap verdi.<br />
<br />
Bunun üzerine Hz. Zeyd dedi ki: <br />
<br />
- Haklısınız.<br />
<br />
Hz. Ebû Bekir, Hz. Zeyd’e buyurdu ki: <br />
<br />
- Ey Resûlullahın kâtibi! Sen zekî, bilgili ve genç bir Müslümansın. Hakkında hiçbir şüphemiz de yoktur. Bu zor işi, ancak sen başarabilirsin. Şânı yüce kitabımızı, toplayabilir ve bir mushaf hâlinde yazabilirsin. Zaten Peygamber efendimize vahiy olunan âyetleri de, yazmıyor muydun?<br />
<br />
Hz. Zeyd çok şaşırdı! Doğrusu, bunu beklemiyordu. Dedi ki: <br />
<br />
- Yâ Emîr-el Müminîn! Vallahi bana, bir dağı yerinden söküp kaldırmayı teklif etseydin; verdiğin bu emir kadar ağır gelmezdi!<br />
<br />
Fakat Hz. Ebû Bekir buyurdu ki: <br />
<br />
- Bu, yapılması îcabeden bir iştir.<br />
<br />
Hz. Ömer de ilâve etti: <br />
<br />
- Çok şerefli bu vazifeyi, mutlaka yapmaya çalışmalısın!<br />
<br />
Mushaf hâlinde yazdı <br />
<br />
Hz. Zeyd, gerçekten şerefli ve gerekli olan bu işi; uzun çalışmalar sonunda başardı. O zamana kadar dağınık olan mübârek âyetleri, îtinayla topladı. Hepsini, bir Mushaf hâlinde yazdı. Halîfeye teslim etti. Böylece, ilk yazılı Kur’an-ı kerim mushafını hazırlama şerefi, ona nasip oldu.<br />
<br />
Hz. Osman zamanında halîfenin emri ile yine Zeyd bin Sâbit başkanlığında bir heyet tarafindan çoğaltılıp, altı tane daha mushaf-ı şerif yazılarak, belli merkezlere gönderilmiştir. Böylece bu şerefli vazifeyi de yapmak ona nasip olmuştur.<br />
<br />
Günler, her zamanki süratiyle geçip gitti. Hz. Ebû Bekir de, ömrünü tamamladı. Yerine, Hz. Ömer halîfe seçildi.<br />
<br />
Fıkıh ilmini en iyi bilen <br />
<br />
O da Hz. Zeyd’i, Medîne kâdılığına, hâkimliğine tâyin etti. Çünkü Peygamber efendimiz buyurmuşlardı ki: <br />
<br />
(Fıkıh ilmini en iyi bilen, Sâbit’in oğlu Zeyd’dir.) <br />
<br />
Abdullah bin Abbas hazretleri, geniş bilgisine rağmen Zeyd bin Sâbit’in evine kadar gidip, ondan istifade ederdi. Bir defasında Zeyd bin Sâbit hazretleri hayvanına bineceği zaman, üzengisini tutmuştu. Zeyd bin Sâbit hazretleri, buna mâni olmak istediğinde, İbni Abbas hazretleri demiştir ki: <br />
<br />
- Biz âlimlerimize böyle hürmet ederiz.<br />
<br />
Bunun üzerine Hz. Zeyd de İbni Abbas’ın elini tutarak öpmüş ve demiştir ki: <br />
<br />
- Biz de Peygamber efendimizin Ehl-i beytine böyle hürmet etmekle emrolunduk.<br />
<br />
Onun adâlet ve bilgisine; devrin halîfeleri bile, seve seve müracaat ettiler. Hükümlerine, rızâ gösterdiler...<br />
<br />
Bir sene Arabistan’da, kıtlık başgösterdi. Hz. Ömer, Mısır’dan buğday getirtti. Fakat buğdayın hak geçmeden ve herkese yetecek şekilde dağıtılması, zor bir işti. Halîfe, bu zor iş için de, Hz. Zeyd’i vazifelendirdi.<br />
<br />
Medîne kâdısı, herkes için vesika hazırlattı. Buğdaylar, tam bir adâletle dağıtıldı. Böylece o kıtlık yılı, hiçbir üzüntü ve şikâyete meydan verilmeden atlatıldı. Yermük zaferinde alınan ganimetler de, yine Hz. Zeyd tarafından, tam bir adâletle dağıtıldı.<br />
<br />
Sonraki halîfe Hz. Osman, onun vazifelerini artırdı. Kâdılığa ek olarak, bir de, Beytülmal Muhâfızlığını verdi. O sıralarda, bir arkadaşına gönderdiği mektupta: <br />
<br />
- Kardeşim Übey! Cenâb-ı Hak dilimizi, kalblerimize tercüman olarak yaratmıştır. Diline hâkim olamayan kimsede, akıl aranmaz. Kişi eğer, dilini serbest bırakır ve ağzına gelen herşeyi söylerse; kendi sözleriyle kendi başını kesebilir.<br />
<br />
Kur’an-ı kerim öncedir <br />
<br />
Hz. Zeyd 665 yılında vefât eyledi. Cenâze namazında, bir arkadaşı, "En büyük fakîh vefât etti" diyerek ağladı. Resûlullahın şâiri Hz. Hassân bin Sâbit, şiirler yazdı ve dedi ki: <br />
<br />
- Hassân ve oğlunun vefâtından sonra, onlar gibi şâir nasıl yetişecek? Zeyd bin Sâbit’ten sonra, şiirlerimin mânasını kim anlayabilecek?<br />
<br />
Tebük gazvesinde, Mâlik bin Neccâr’in sancağını, Ümâre bin Hazm taşırken, Resûl-i Ekrem, sancağı alıp, Zeyd bin Sâbit’e vermişti. Ümâre’nin, “Yâ Resûlallah, yoksa aleyhimde birşey mi duydunuz?” demesi üzerine de buyurmuştur ki: <br />
<br />
- Hayır! Kur’an-ı kerim öncedir. Zeyd ise Kur’an-ı kerimi senden daha çok bilir.<br />
<br />
İslâm ilimleri içinde en yüksek olanı, kıraat ilmiydi. Bu ilim sayesinde, Kur’an-ı kerim, bozulmaktan ve değişmekten korunmuştur. Bu ilmin mütehassis âlimleri, Kur’an-ı kerimin okunuş şekillerini kaydetmişlerdir. Böylece Kur’an-ı kerimin okunması hususundaki tereddütleri bertaraf etmişlerdir.<br />
<br />
Kıraat âlimleri <br />
<br />
Zeyd bin Sâbit hazretlerinin bu ilimdeki üstünlüğü, Eshâb-ı kirâmın ve Tabiînin ileri gelenlerinin îtirafları ve takdirleri ile sabittir. Eshâb-ı kirâm arasında kıraat ilminde imamlık derecesine yükselenler, Hz. Ebû Bekr-i Siddîk, Hz. Ömer bin Hattâb, Hz. Osman bin Affân, Hz. Ali bin Ebî Tâlib, Übeyy bin Ka’b, Zeyd bin Sâbit, Abdullah bin Mes’ûd, Ebûdderdâ ve Ebû Mûsel-Es’arî’dir. Bunlar, Resûlullah efendimizden bizzat okuyuşlarını tasdik ettirenlerdir.<br />
<br />
Hz. Ömer, Hz. Zeyd’in kıraatı ile Ubeyy bin Ka’b’in okuyuşunu karşılaştırır ve Hz. Zeyd’in okuyuşunu tercih ederdi. Çünkü o, Kureyş kıraatına tam uygun okuyordu. Bu itibarla onun okuyuşunu diğer okuyuşlara tercih etmek îcab ederdi. Bütün Müslümanlar, Medîne-i münevverede Hz. Zeyd’in etrafında toplanmışlar ve kendisi, bütün ilim ehlinin müracaat yeri olmuştur.<br />
<br />
Zeyd bin Sâbit hazretleri, tefsir ilminde de çok ilerde idi. Vahiy kâtibi olmak şerefine sahip, fevkalâde zekî, Hulefâ-i Râsidîne yakın olmasından dolayı, birçok âyet-i kerimenin nüzûl sebebini bilir, hakîkat ve hikmetlerine vâkıf bulunurdu. Buyurdu ki: <br />
<br />
- Eshâb-ı kirâm arasında bulunan birtakım kimseler, Uhud harbine giderken, yoldan geri dönmüşlerdi. Bunlar Abdullah bin Ubey bin Selûl’e tâbi üçyüz kadar münâfıktı. İnsanlar, bunların hakkında iki fırkaya ayrılmış, bir kısmı bunların öldürülmesini, bir kısmı da öldürülmemesini Resûlullahtan istiyorlardı. Bunun üzerine şu âyet-i kerime nâzıl oldu.<br />
<br />
(Size ne oluyor ki, o münâfıklar hakkında iki fırkaya ayrılmış bulunuyorsunuz.) [Nisâ 88] <br />
<br />
Hz. Zeyd, hadis, fıkıh, ferâiz, ve fetvâ ilimlerinde de son derece bilgili idi. Resûl-i Ekrem efendimizden 92 hadis rivâyet etmiştir. Hz. Zeyd, rivâyet ettiği hadis-i şerifleri doğrudan doğruya Peygamberimizden işitmiş, Onun vefâtından sonra Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman’dan da hadis-i şerif öğrenmişti.<br />
<br />
İnsanlar bir tarafta...<br />
<br />
Hz. Zeyd bin Sâbit, kendi bulunduğu bir mecliste, bir sahih hadis söylendiği zaman, onu derhal tasdik ve teyit ederdi. Nitekim bir gün Ebû Saîd-i Hudrî şu hadis-i şerifi rivâyet etmişti: Resûl-i Ekrem efendimiz Nasr sûresi nâzıl olduğu zaman, onu okumuş ve şöyle buyurmuştu: <br />
<br />
- İnsanlar bir tarafta, ben ve Eshâbım bir taraftayız.<br />
<br />
Sonra Resûlullah efendimiz buyurdu ki: <br />
<br />
- Fetihten sonra hicret olmaz, ancak cihâd ve niyet vardır.<br />
<br />
Orada hazır bulunan Mervan bin Hakem, Ebû Saîd-i Hudrî’ye, “Yalan söylüyorsun” deyince, Zeyd bin Sâbit ve Râfi bin Hadic, “Ebû Saîd doğru söyledi” diyerek onun hakkında hüsn-i şehâdette bulunmuşlardı.<br />
<br />
Hz. Zeyd, daha Hz. Ömer devrinde iken, ferâiz ile ilgili meseleleri bir araya toplamış, bu ilmin esaslarını, bizzat yazarak bir tertip ve düzene sokmuştur. Zaten bu ilimdeki üstünlüğünü, Resûlullah Efendimiz, "Ümmetimin içinde ferâizi en iyi bilen Zeyd bin Sâbit’tir" buyurarak tasdik ve taltif buyurmuştur.<br />
<br />
İlmin yayılmasına hizmet etti<br />
<br />
Fıkıh ilminin her meselesinde, Eshâb-ı kirâmın en yüksek müctehidlerindendi. Daha Resûl-i Ekrem zamanında fetvâ vermek şerefine kavuşmuştu. Fetvâları son zamanlarda büyük ciltler hâlinde toplanmıştır. Bütün Müslüman memleketlerinde yayılmış ve herkes bunlarla amel etmiştir.<br />
<br />
Zeyd bin Sâbit hazretleri, Mescid-i Nebevi’ye geldiği zaman, müskülü olan ona gelir, meselesini sorar, cevabını alırdı. Onun namaz, hayvan kesimi, av hayvanları, hibe (bağış) ve ziraat ortaklığı meselesine ait fetvâları, fıkıh meselelerinin yazıldığı kitaplarda yer almaktadır.<br />
<br />
Hz. Zeyd bin Sâbit, büyük işler başaran ve büyük hizmetler bırakan bir Sahâbîdir. Ümmetin ıslâhı hususundaki gayretleri, yerinde ve zamanında müdâhalelerle işleri yoluna koyma çabaları ve ilmin yayılması hususundaki çalışmaları gibi nice hizmetleri vardır.<br />
<br />
Onun hizmetleri anlatılamayacak kadar çok ve büyüktür. Kur’an-ı kerimi tamamen ezberlemesi, emin bir kimse olması, güzel yazı yazması gibi birçok meziyetlere sahiptir. Zâten Resûlullah efendimizin zamanında vahiy kâtibi olmak şerefine kavuşmuştu.<br />
<br />
Bütün Ehl-i Beyt ve Eshâb-ı Kirâm arasında, o derece üstün bir îtibara erişmişti ki, cuma günleri sokağa çıktıkları vakit, ilim ve irfânına hayran kalan Medîne ahâlisi, kendisini, tam bir istiyakla karşılarlardı. Halkın bu teveccühünden utanan Zeyd bin Sâbit hazretleri, hemen evine giderdi.<br />
<br />
Bu hâlini soranlara buyururdu ki: <br />
<br />
- İnsanlardan hayâ etmeyen, Allahtan utanmaz.<br />
<br />
Zeyd bin Sâbit vefât edince, Ebû Hüreyre demiştir ki:<br />
<br />
- Bu ümmetin âlimi vefât etti. Umulur ki, Allahü teâlâ, Abdullah ibni Abbâs’i ona halef buyurur.<br />
<br />
Fıkıhta meşhur Sahâbîler <br />
<br />
Enes bin Mâlik hazretleri, Peygamber efendimizin şöyle buyurduklarını rivâyet etmektedir: <br />
<br />
(Ümmetimin en merhametlisi Ebû Bekir, Allahın dîni hususunda en şiddetlisi Ömer, en ziyâde hayâya mâlik olanı Osman ve ferâizi en iyi bileni Zeyd bin Sâbittir.) <br />
<br />
Eshâb-ı kirâm arasında fıkıh ilminde dört Sahâbe meşhurdur. Bunlar, Zeyd bin Sâbit, Abdullah bin Mes’ûd, Abdullah bin Ömer ve Abdullah bin Abbâs’dır. Bütün dünyaya yayılan fıkıh ilminin kaynağı bu dört büyük Sahâbîdir.</span></span></span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Yazıcıoğlu'nun şiiri birinci oldu]]></title>
			<link>http://www.senaidemirci.biz/Yazicioglu-nun-siiri-birinci-oldu</link>
			<pubDate>Wed, 17 Mar 2010 15:26:30 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.senaidemirci.biz/Yazicioglu-nun-siiri-birinci-oldu</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-family: Trebuchet MS;"><span style="font-weight: bold;"><img class="postimage" src="http://image.samanyoluhaber.com/Images/News/2009728/81083.jpg" border="0" alt="[Resim: 81083.jpg&#93;" /><br />
<br />
<span style="color: #000080;"><span style="font-size: medium;">Türkiye'de geleneksel hale gelen Uluslararası Türkçe Olimpiyatları'nın İngiltere Finali, başkent Londra'da gerçekleştirildi.</span></span><br />
<br />
Şiir dalında merhum Muhsin Yazıcıoğlu'nun 'Üşüyorum' adlı eserini okuyan Ellie Mace birinci oldu.<br />
<br />
Walthamstow Belediye Binası'nda İstiklal Marşı ile açılışı yapılan programa katılan yerli yabancı binlerce kişi, sahnede Türkçe dilinde şiir ve şarkılar seslendirerek, birinci olmak için kıyasıya yarışan küçük yarışmacıları keyifle izledi.<br />
<br />
Samanyolu Televizyonu'nda yayınlanan Ayna programının yapımcısı Saim Orhan tarafından sunulan programa İngiltere Din Hizmetleri Müşaviri Prof. Dr Seyfettin Erşahin, Londra Eğitim Müşaviri Nihat Akbulut, ünlü işadamı Sami Kent ve Axis Eğitim Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Adnan Azak ile çok sayıda işadamı da katıldı. Programda jüri üyeleri eğitimci Yakup Poyraz, Ahmet Alver, Ayhan Tergip, ses sanatçısı Ebru Gerçek ve piyanist Muharrem Karaer'den oluştu.<br />
<br />
Türkçe'nin dünyada hak ettiği yere gelmesi için çabaladıklarını belirten Wisdom Okulu Müdürü Ramazan Güveli, 2003 yılından bu yana düzenlenen Türkçe Olimpiyatları'nın dünyada Türkçe diline karşı büyük bir ilgi uyandırdığını söyledi. Dünya çapında Türkçe Olimpiyatları'na yaklaşık 10 bin öğrencinin hazırlandığını anlatan Güveli, geçtiğimiz yılki olimpiyatlarda yarışan İngiltere'nin 2 altın, 2 bronz ve 3 gümüş madalya ile döndüğünü hatırlatarak, Avrupa'da en çok ödül alan ülke olduklarını dile getirdi.<br />
<br />
Jüri üyelerinin değerlendirmeleri sonucu anadili Türkçe olmayan kategoride üçüncülüğü Sezai Karakoç'un 'Ey can' şiirini seslendiren Victoria Bishop, şarkı dalında 'Benim gözüm sende' şarkısın seslendiren Anisa Clockerty, yine Sezai Karakoç'un 'Ey sevgili' şiirine okuyan Reyhan Nas elde etti. Öğrencilere ödüllerini ünlü işadamı Sami Kent verdi.<br />
<br />
Ana dili Türkçe olmayan şiir dalındaki ikincilikleri ise Orhan Veli'nin 'İstanbul'u dinliyorum' şiiriyle Patrick Sen, şarkı dalında 'Yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar'ı seslendiren Jasmin Fisher elde ederken, ana dili Türkçe kategorisinde ikinciliği ise 'Sivas'a gidek' şiiriyle Cihan Akın kazandı. İkinci olan yarışmacılara ise ödüllerine Din İşleri Müşaviri Prof. Dr. Seyfettir Erşahin verdi.<br />
<br />
Yarışmada birincilerin anons edilmesi ise salonda büyük bir coşkuyla karşılandı. Saim Orhan'ın açıkladığı sonuçlara göre ana dili Türkçe olmayan şiir dalında Muhsin Yazıcıoğlu'nun 'Üşüyorum' şiirini seslendiren Ellie Mace ile şarkı dalında 'Değmen benim gamlı yaslı gönlüme' şarkısını okuyan Camila Aba birinciliği elde ettiler. Ana dili şiir dalında ise birinciliği 'Canım İstanbul' şiiriyle Beyza Tahir kazandı. İngiltere Finali'nde birinciliği elde edenlere ise ödüllerini Londra Eğitim Müşaviri Nihat Akbulut verdi.<br />
<br />
Yarışmada üçüncülere fotoğraf makinesi, ikincilere müzik çalar (iPod) verilirken, birinci olanlara ise dizüstü bilgisayar hediye edildi.<br />
<br />
Birinci olanlara ödüllerine veren Eğitim Müşaviri Nihat Akbulut, yarışmayı organize edenlere teşekkür ederek, "En başta öğretmenlerimizi tebrik ediyorum. Bu organizasyondan dolayı Axis Eğitim Vakfı'nı tebrik ediyorum. Bu gerçekten çok büyük, dünya çapında bir organizasyon. Bu yarışmanın Türk dilini ve Türk kültürünü bütün dünyaya yaymak ve tanıtmak gibi çok önemli bir fonksiyonu var. Emeği geçenlere tekrar teşekkür ediyorum." dedi.<br />
<br />
Bu arada, yaklaşık 3 yıl önce İngiltere'de uğradığı bir saldırı sonucu hayatını kaybeden Evren Anıl da anıldı. Bu vesileyle, yarışmayı izlemeye gelen annesi Gönül Anıl'a, Axis Eğitim Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Adnan Azak tarafından çiçek takdim edildi. Çiçeği bir evladı olarak takdim ettiklerini belirten Adnan Azak, "Evren arkadaşımızı kaybetmemizin ardından yaklaşık 3 yıl geçti. Böyle annelerin yetiştirdiği bir delikanlıydı. Bizi evladı kabul etmesini rica ediyoruz ve bu ödülü bir evladı olarak takdim ediyorum. Bu Evreni ve Evrenleri yetiştiren ve yetiştirecek olan tüm annelerin 'anneler günü' kutlu olsun." diye konuştu.<br />
<br />
Şarkı dalında birinciliği elde eden Camila Aba, yarışma sonrası duygularını paylaştı. Çok çalıştığını ve kazanmak için hocasıyla birlikte sürekli pratik yaptığını dile getiren Aba, "Çok mutluyum. Haftalarca pratik yaptık hocamla birlikte. Babam her gün işten gelince beni televizyonun başında prova yaparken buluyordu. Türkiye'ye gideceğim şimdi. Daha önce de bulunmuştum ama bu sefer yarışmaya katılacağım, çok heyecanlıyım." dedi.<br />
<br />
Birincilerden Beyza Tahir ise, geçen yıl da yarışmaya katıldığını ama kazanamadığını söyledi. Çok heyecanlı olduğunu gözlenen yarışmacı, İstanbul'a birinci olarak gideceğinden ötürü mutlu olduğunu ifade etti.<br />
<br />
<span style="color: #800080;">SAİM ORHAN: ÖNCEDEN BÖYLE SAHNELERİ HAYAL BİLE EDEMEZDİK<br />
</span><br />
Yarışmayı sunan Saim Orhan, birkaç yıl önce böyle sahnelerin hayal bile edilemediğini kaydederek, "İnsanımızın gayretiyle nelerin başarılabileceğini gördük." dedi.<br />
<br />
Aynı gayretle devam edildiği sürece Türkçe'nin bir dünya dili olmaması için bir neden bulunmadığını sözlerine ekleyen Orhan, " Gerçekten çok güzel bir gün yaşadık Londra'da. Hakikaten öğretmenlerimiz çok gayret etmişler ve çocuklarımız da çok güzel çalışmışlar. Hem şiirde hem de şarkı dalında çok güzel performans ortaya koydular. Zannediyorum juri üyeleri de epey zorlandı." ifadelerini kullandı.<br />
<br />
Dünyanın çok farklı coğrafyalarını ziyaret ettiklerinde Türk okullarıyla karşılaştıklarını dile getiren Orhan, bu okulların Türkiye'nin kültürünü o topraklara götürdüklerine dikkat çekti: "Barış ve hoşgörü yanlısı olduğumuz götürülüyor bu topraklara. Oradaki insanlar da bize her gün daha bir yakınlık duymaya başlıyor. Bütün bunları görünce, yakın zamanda Türk dilimizin dünyada saygın konumunu alacağına inanıyoruz."<br />
<br />
(CİHAN)<br />
17.03.2010<br />
</span></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-family: Trebuchet MS;"><span style="font-weight: bold;"><img class="postimage" src="http://image.samanyoluhaber.com/Images/News/2009728/81083.jpg" border="0" alt="[Resim: 81083.jpg]" /><br />
<br />
<span style="color: #000080;"><span style="font-size: medium;">Türkiye'de geleneksel hale gelen Uluslararası Türkçe Olimpiyatları'nın İngiltere Finali, başkent Londra'da gerçekleştirildi.</span></span><br />
<br />
Şiir dalında merhum Muhsin Yazıcıoğlu'nun 'Üşüyorum' adlı eserini okuyan Ellie Mace birinci oldu.<br />
<br />
Walthamstow Belediye Binası'nda İstiklal Marşı ile açılışı yapılan programa katılan yerli yabancı binlerce kişi, sahnede Türkçe dilinde şiir ve şarkılar seslendirerek, birinci olmak için kıyasıya yarışan küçük yarışmacıları keyifle izledi.<br />
<br />
Samanyolu Televizyonu'nda yayınlanan Ayna programının yapımcısı Saim Orhan tarafından sunulan programa İngiltere Din Hizmetleri Müşaviri Prof. Dr Seyfettin Erşahin, Londra Eğitim Müşaviri Nihat Akbulut, ünlü işadamı Sami Kent ve Axis Eğitim Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Adnan Azak ile çok sayıda işadamı da katıldı. Programda jüri üyeleri eğitimci Yakup Poyraz, Ahmet Alver, Ayhan Tergip, ses sanatçısı Ebru Gerçek ve piyanist Muharrem Karaer'den oluştu.<br />
<br />
Türkçe'nin dünyada hak ettiği yere gelmesi için çabaladıklarını belirten Wisdom Okulu Müdürü Ramazan Güveli, 2003 yılından bu yana düzenlenen Türkçe Olimpiyatları'nın dünyada Türkçe diline karşı büyük bir ilgi uyandırdığını söyledi. Dünya çapında Türkçe Olimpiyatları'na yaklaşık 10 bin öğrencinin hazırlandığını anlatan Güveli, geçtiğimiz yılki olimpiyatlarda yarışan İngiltere'nin 2 altın, 2 bronz ve 3 gümüş madalya ile döndüğünü hatırlatarak, Avrupa'da en çok ödül alan ülke olduklarını dile getirdi.<br />
<br />
Jüri üyelerinin değerlendirmeleri sonucu anadili Türkçe olmayan kategoride üçüncülüğü Sezai Karakoç'un 'Ey can' şiirini seslendiren Victoria Bishop, şarkı dalında 'Benim gözüm sende' şarkısın seslendiren Anisa Clockerty, yine Sezai Karakoç'un 'Ey sevgili' şiirine okuyan Reyhan Nas elde etti. Öğrencilere ödüllerini ünlü işadamı Sami Kent verdi.<br />
<br />
Ana dili Türkçe olmayan şiir dalındaki ikincilikleri ise Orhan Veli'nin 'İstanbul'u dinliyorum' şiiriyle Patrick Sen, şarkı dalında 'Yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar'ı seslendiren Jasmin Fisher elde ederken, ana dili Türkçe kategorisinde ikinciliği ise 'Sivas'a gidek' şiiriyle Cihan Akın kazandı. İkinci olan yarışmacılara ise ödüllerine Din İşleri Müşaviri Prof. Dr. Seyfettir Erşahin verdi.<br />
<br />
Yarışmada birincilerin anons edilmesi ise salonda büyük bir coşkuyla karşılandı. Saim Orhan'ın açıkladığı sonuçlara göre ana dili Türkçe olmayan şiir dalında Muhsin Yazıcıoğlu'nun 'Üşüyorum' şiirini seslendiren Ellie Mace ile şarkı dalında 'Değmen benim gamlı yaslı gönlüme' şarkısını okuyan Camila Aba birinciliği elde ettiler. Ana dili şiir dalında ise birinciliği 'Canım İstanbul' şiiriyle Beyza Tahir kazandı. İngiltere Finali'nde birinciliği elde edenlere ise ödüllerini Londra Eğitim Müşaviri Nihat Akbulut verdi.<br />
<br />
Yarışmada üçüncülere fotoğraf makinesi, ikincilere müzik çalar (iPod) verilirken, birinci olanlara ise dizüstü bilgisayar hediye edildi.<br />
<br />
Birinci olanlara ödüllerine veren Eğitim Müşaviri Nihat Akbulut, yarışmayı organize edenlere teşekkür ederek, "En başta öğretmenlerimizi tebrik ediyorum. Bu organizasyondan dolayı Axis Eğitim Vakfı'nı tebrik ediyorum. Bu gerçekten çok büyük, dünya çapında bir organizasyon. Bu yarışmanın Türk dilini ve Türk kültürünü bütün dünyaya yaymak ve tanıtmak gibi çok önemli bir fonksiyonu var. Emeği geçenlere tekrar teşekkür ediyorum." dedi.<br />
<br />
Bu arada, yaklaşık 3 yıl önce İngiltere'de uğradığı bir saldırı sonucu hayatını kaybeden Evren Anıl da anıldı. Bu vesileyle, yarışmayı izlemeye gelen annesi Gönül Anıl'a, Axis Eğitim Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Adnan Azak tarafından çiçek takdim edildi. Çiçeği bir evladı olarak takdim ettiklerini belirten Adnan Azak, "Evren arkadaşımızı kaybetmemizin ardından yaklaşık 3 yıl geçti. Böyle annelerin yetiştirdiği bir delikanlıydı. Bizi evladı kabul etmesini rica ediyoruz ve bu ödülü bir evladı olarak takdim ediyorum. Bu Evreni ve Evrenleri yetiştiren ve yetiştirecek olan tüm annelerin 'anneler günü' kutlu olsun." diye konuştu.<br />
<br />
Şarkı dalında birinciliği elde eden Camila Aba, yarışma sonrası duygularını paylaştı. Çok çalıştığını ve kazanmak için hocasıyla birlikte sürekli pratik yaptığını dile getiren Aba, "Çok mutluyum. Haftalarca pratik yaptık hocamla birlikte. Babam her gün işten gelince beni televizyonun başında prova yaparken buluyordu. Türkiye'ye gideceğim şimdi. Daha önce de bulunmuştum ama bu sefer yarışmaya katılacağım, çok heyecanlıyım." dedi.<br />
<br />
Birincilerden Beyza Tahir ise, geçen yıl da yarışmaya katıldığını ama kazanamadığını söyledi. Çok heyecanlı olduğunu gözlenen yarışmacı, İstanbul'a birinci olarak gideceğinden ötürü mutlu olduğunu ifade etti.<br />
<br />
<span style="color: #800080;">SAİM ORHAN: ÖNCEDEN BÖYLE SAHNELERİ HAYAL BİLE EDEMEZDİK<br />
</span><br />
Yarışmayı sunan Saim Orhan, birkaç yıl önce böyle sahnelerin hayal bile edilemediğini kaydederek, "İnsanımızın gayretiyle nelerin başarılabileceğini gördük." dedi.<br />
<br />
Aynı gayretle devam edildiği sürece Türkçe'nin bir dünya dili olmaması için bir neden bulunmadığını sözlerine ekleyen Orhan, " Gerçekten çok güzel bir gün yaşadık Londra'da. Hakikaten öğretmenlerimiz çok gayret etmişler ve çocuklarımız da çok güzel çalışmışlar. Hem şiirde hem de şarkı dalında çok güzel performans ortaya koydular. Zannediyorum juri üyeleri de epey zorlandı." ifadelerini kullandı.<br />
<br />
Dünyanın çok farklı coğrafyalarını ziyaret ettiklerinde Türk okullarıyla karşılaştıklarını dile getiren Orhan, bu okulların Türkiye'nin kültürünü o topraklara götürdüklerine dikkat çekti: "Barış ve hoşgörü yanlısı olduğumuz götürülüyor bu topraklara. Oradaki insanlar da bize her gün daha bir yakınlık duymaya başlıyor. Bütün bunları görünce, yakın zamanda Türk dilimizin dünyada saygın konumunu alacağına inanıyoruz."<br />
<br />
(CİHAN)<br />
17.03.2010<br />
</span></span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Çanakkale geçildi!]]></title>
			<link>http://www.senaidemirci.biz/Canakkale-gecildi</link>
			<pubDate>Wed, 17 Mar 2010 00:07:52 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.senaidemirci.biz/Canakkale-gecildi</guid>
			<description><![CDATA[HER YILIN 18 Mart günü, bu toprakların kollektif hâfızası, 18 Mart 1915’te Çanakkale’de yaşanan büyük mücahedeyi bir kez daha tazeler. Bir kez daha, Çanakkale’de o gün nasıl bir destan yazıldığı, nice gencecik insanın bir cihad şuuruyla ölüme doğru yol alıp şehadeti tattığı hamasî bir üslupla anlatılır. Bir kez daha, Mehmed Akif’in “Çanakkale Şehitlerine” ithaf ettiği o şiiri ya okur veya dinler nice insan. Bir kez daha hatırlanır ki, “Çanakkale geçilmez.”<br />
<br />
Ve bütün bunlar olurken, kollektif hâfızaların başına sıklıkla gelen bir hata da tekrarlanır. 18 Mart, bir kez daha, öncesinden ve sonrasından bağımsız surette ele alınır ve yalnızca ‘o an’a, ‘o gün’e odaklanılır. Zamanın iki süper gücü İslâm topraklarına yönelik Batılı ihtirasın iki sembol devleti İngiltere ve Fransa, neredeyse bütün sömürgelerinden de zorla alıp getirdikleri devasa bir orduyla; üstelik İtalya ve Rusya gibi başkaca müttefiklerinden de bir parça destek alarak o gün Çanakkale’yi aşmak üzere çok büyük bir harekat başlatmış; ama onbinlerce şehide bedel de olsa, bu harekat başarıya ulaşmamıştır. Bu milletin evladının Amerikan veya İngiliz bakış açısından çekilmiş İkinci Dünya Savaşı filmleri izleye izleye bir büyük kahraman olarak zihnine nakşettiği Winston Churchill’in aylar öncesinden planlayıp kurguladığı Çanakkale’yi aşıp İstanbul’a ulaşma amacı 18 Mart 1915 günü gerçekleşmediği gibi, İngiliz ve Fransız donanması ağır kayıplar vermiştir.<br />
<br />
Ortada, sadece o gün itibarıyla bakılırsa, bir büyük direniş destanı sözkonusudur. Sadece o güne ve o gün orada gerçekleşen direniş olmasa idi ardından yaşanacaklara dair o gün akılda tutulan endişelere bakılırsa, Mehmed Akif’in “Çanakkale Şehitlerine” şiirini niye yazdığı da anlaşılır.<br />
<br />
Ama yine de, “Bedr’in aslanları ancak o kadar şanlı idi” haddi aşmış bir şair sözü niteliğindedir. “Şark’ın en sevgili sultanı Salahaddin’i / Kılıçaslan gibi ecdadına ettin hayran” ifadesi yine de iman kardeşliğinin adabına yakışır bir ifade değildir. “Kimi hindu, kimi yamyam, kimi bilmem ne bela” ifadesi de, hem sömürge halklardan insanların asker olarak sömürgeci tarafından Çanakkale’ye zorla getirildikleri hesaba katılırsa vicdanın kabul edeceği bir ifade olmadığı gibi, ‘ırkçı’ çağrışımları itibarıyla da kabul edilir cinsten ifadeler değildir.<br />
<br />
Fakat 18 Mart günü gözden ırak düşen asıl husus, yine de, o gün tekrarlanan hamasî söylem ve bunun en çarpıcı örneği olarak Âkif’in şiirindeki bu zayıflıklar değildir.<br />
<br />
18 Mart günü gözden ırak düşen asıl husus, 18 Mart’ın öncesi ve sonrasıdır. 18 Mart’a nasıl gelinmiştir? 18 Mart 1915’ten sonra neler olmuştur?<br />
<br />
Her sene 18 Mart günü sorulmayan, öğrenilmeyen, öğretilmeyen husus budur.<br />
<br />
18 Mart 1915’i hatırlaması istenen kollektif hâfızanın 18 Mart’ın öncesini ve sonrasını da gereğince bilmesine ne devletlûlar arzuludur, ne de “Çanakkale” edebiyatçılarının bu yönde bir çalışmaları vardır.<br />
<br />
Akif’ten şiir, ‘kınalı kuzular’dan birkaç mektup, etkinliği hazırlayanın ideolojik duruşuna göre Nutuk’tan birkaç paragraf veya başkaca kaynaklardan birkaç hatıra, belki bir Çanakkale türküsü, coşkulu bir konferans...<br />
<br />
Çocukluğumdan beri değişmeyen bu ’18 Mart’ standardı içinde bırakalım cevabını vermeyi, bir türlü sorulmayan, sorulamayan sorudur: 18 Mart’a nasıl gelinmiştir? 18 Mart 1915’ten sonra neler olmuştur?<br />
<br />
Halbuki bu sorulardan ilki sorulabilse, devlet yönetmeye kalkan askerlerin ordunun da, devletin de, milletin de başına ne büyük bir bela açtıkları görülebilecek; 18 Mart 1915 günü üzerine yapılacak konuşmalar militarizmi, devletçiliği ve milliyetçiliği besleyip yeniden üretmeye hizmet edecek yerde, bambaşka bir mecrada ilerleyecektir.<br />
<br />
Bu soru sorulabilse, ‘öldürmenin politikası’nı yapanları kutsayan yüzyıllık gelenek bozulacak, ‘yaşatmanın politikası’na kafa yoran devlet adamlarına sahip olma gereği anlaşılacaktır.<br />
<br />
Bu soru sorulabilse, 1876’dan sonra 1908’de ikinci defa demokrasiyle tanışma imkânı yaşamış bir toplumda birbiri ardısıra gelişen darbelerle illegal surette devleti ele geçiren bir oligarşik yapının ‘ben yaptım oldu’ rahatlığı içerisinde nasıl Osmanlı’nın sonunu getirdiği; nasıl dünya hakimiyeti için mücadele eden iki eksenden birine karşı mücadele ederken ülkesini ötekinin kucağına düşürdüğü; durduk yerde Goben ve Breslau’yu Yavuz ve Midilli haline getirmenin ne gibi zincirleme yanlışlara yol açtığı sorgulanır hale gelecektir.<br />
<br />
Bu soru sorulabilse, ‘küffar’a karşı ölümüne cepheye sürülen onbinlerce gencecik insanın cepheye sürülmesi emrinin en üst noktalarında kimlerin yer aldığı da görülecek; meselâ Liman von Sanders’in ve Alman subayların orada ne işinin olduğu, nasıl ve neden oraya geldikleri sorulacak; Çanakkale’ye ‘nâmahrem eli’nin zaten değdiği, sadece bu ‘nâmahrem’lerden Almanların mı, İngiliz ve Fransızların mı galebe çalacağı üzerinde işin düğümlendiği de görülebilecektir.<br />
<br />
Elbette, bütün bu hususlar da dikkate alınarak 18 Mart 1915 günü o büyük direnişte şehit olan gençlerin hayatlarına bir kez daha dönüp bakılacak; başka bir siyaset anlayışı, başka bir zihniyet, başka bir idrak ile o gençlerin o gün orada ölmeye mahkum ve mecbur olmayabileceği de anlaşılacaktır. O gün orada ölenler elbette şehittir; ama onlar, başka bir anlayış ve idrak devleti yönetenlerde olsa idi yaşamaları pekâlâ mümkün olduğu halde ölüme yollanmışlardır.<br />
<br />
Ve 18 Mart 1915’ten sonrasına dair soru da sorulabilse, bütün bir yakın tarihin ‘olanı biteni ‘olduğu gibi’ mi yazdığı, yoksa karşımızda kurguyla gerçeğin içiçe karıştığı bir ‘tarihyazımı’nın mı sözkonusu olduğu zihnimiz pek de zorlanmadan anlaşılabilecektir.<br />
<br />
“Çanakkale geçilmez” idiyse ve o gün o büyük direniş bu yüzden yaşanmış ise, 13 Kasım 1918’te İngilizlerin ve Fransızların hem Çanakkale, hem de İstanbul Boğazı’na hâkim olmaları neyin nesidir? İkinci Dünya Savaşının ‘sonucu’ olarak karşımıza çıkıveren bu durumun sorumlusu kimlerdir? Bu iş ‘emperyalist dış güçler’ izahıyla, ‘yedi düvel’ üslubuyla, ‘küffar’ söylemiyle geçiştirilebilir nitelikte midir? İngiltere’nin, Fransa’nın Osmanlı-İslâm topraklarına yönelik emeli ortada iken akıl almaz stratejik hatalarla ülkeyi savaşa sokanlar ve sonrasında bu savaşı sevk ve idare edemeyenler bu sonuçtan hiç de sorumlu değiller midir?<br />
<br />
Ve eğer “Çanakkale geçilmez” idiyse, hem Birinci Dünya Savaşı’nın ardından başımıza düşen Mondros’un ve Sevr’in üstesinden gelmeyi de başarmış idiysek, Lozan’da Türkiye heyeti masanın galipler tarafında mı yer almıştır?<br />
<br />
Ve eğer öyle idiyse, bu anlaşma dahilinde imzalanan Boğazlar Sözleşmesiyle, her iki Boğaz’ın denetimi neden Milletlerarası Boğazlar Komisyonu’na bırakılmıştır da, her iki Boğaz’ın Türkiye devletinin denetimine geçmesi için 1936 Montreux Anlaşmasına kadar beklemek gerekmiştir?<br />
<br />
Görüldüğü gibi, tarihe bir güne odaklanarak değil, bir dönem çok farklı unsurları ve ihtimalleri beraberce gözönüne alınarak bakıldığında, bambaşka bir tablo çıkıyor karşımıza.<br />
<br />
Sözün kısası; “Çanakkale destanı” üzerine çok söylendi, ama hep aynı şeyler söylendi. Halbuki, görüldüğü gibi, daha sorulacak çok soru, söylenecek çok şey var ki, belki bugünün bazı onulmaz dertlerine de deva olmak üzere öylece ortada duruyor.<br />
<br />
‘Yaşatmanın politikası’ üzerine odaklanan zihinlere selam olsun!<br />
<br />
   16/03/2010 <br />
<br />
<br />
© 2009 karakalem.net, Metin Karabaşoğlu]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[HER YILIN 18 Mart günü, bu toprakların kollektif hâfızası, 18 Mart 1915’te Çanakkale’de yaşanan büyük mücahedeyi bir kez daha tazeler. Bir kez daha, Çanakkale’de o gün nasıl bir destan yazıldığı, nice gencecik insanın bir cihad şuuruyla ölüme doğru yol alıp şehadeti tattığı hamasî bir üslupla anlatılır. Bir kez daha, Mehmed Akif’in “Çanakkale Şehitlerine” ithaf ettiği o şiiri ya okur veya dinler nice insan. Bir kez daha hatırlanır ki, “Çanakkale geçilmez.”<br />
<br />
Ve bütün bunlar olurken, kollektif hâfızaların başına sıklıkla gelen bir hata da tekrarlanır. 18 Mart, bir kez daha, öncesinden ve sonrasından bağımsız surette ele alınır ve yalnızca ‘o an’a, ‘o gün’e odaklanılır. Zamanın iki süper gücü İslâm topraklarına yönelik Batılı ihtirasın iki sembol devleti İngiltere ve Fransa, neredeyse bütün sömürgelerinden de zorla alıp getirdikleri devasa bir orduyla; üstelik İtalya ve Rusya gibi başkaca müttefiklerinden de bir parça destek alarak o gün Çanakkale’yi aşmak üzere çok büyük bir harekat başlatmış; ama onbinlerce şehide bedel de olsa, bu harekat başarıya ulaşmamıştır. Bu milletin evladının Amerikan veya İngiliz bakış açısından çekilmiş İkinci Dünya Savaşı filmleri izleye izleye bir büyük kahraman olarak zihnine nakşettiği Winston Churchill’in aylar öncesinden planlayıp kurguladığı Çanakkale’yi aşıp İstanbul’a ulaşma amacı 18 Mart 1915 günü gerçekleşmediği gibi, İngiliz ve Fransız donanması ağır kayıplar vermiştir.<br />
<br />
Ortada, sadece o gün itibarıyla bakılırsa, bir büyük direniş destanı sözkonusudur. Sadece o güne ve o gün orada gerçekleşen direniş olmasa idi ardından yaşanacaklara dair o gün akılda tutulan endişelere bakılırsa, Mehmed Akif’in “Çanakkale Şehitlerine” şiirini niye yazdığı da anlaşılır.<br />
<br />
Ama yine de, “Bedr’in aslanları ancak o kadar şanlı idi” haddi aşmış bir şair sözü niteliğindedir. “Şark’ın en sevgili sultanı Salahaddin’i / Kılıçaslan gibi ecdadına ettin hayran” ifadesi yine de iman kardeşliğinin adabına yakışır bir ifade değildir. “Kimi hindu, kimi yamyam, kimi bilmem ne bela” ifadesi de, hem sömürge halklardan insanların asker olarak sömürgeci tarafından Çanakkale’ye zorla getirildikleri hesaba katılırsa vicdanın kabul edeceği bir ifade olmadığı gibi, ‘ırkçı’ çağrışımları itibarıyla da kabul edilir cinsten ifadeler değildir.<br />
<br />
Fakat 18 Mart günü gözden ırak düşen asıl husus, yine de, o gün tekrarlanan hamasî söylem ve bunun en çarpıcı örneği olarak Âkif’in şiirindeki bu zayıflıklar değildir.<br />
<br />
18 Mart günü gözden ırak düşen asıl husus, 18 Mart’ın öncesi ve sonrasıdır. 18 Mart’a nasıl gelinmiştir? 18 Mart 1915’ten sonra neler olmuştur?<br />
<br />
Her sene 18 Mart günü sorulmayan, öğrenilmeyen, öğretilmeyen husus budur.<br />
<br />
18 Mart 1915’i hatırlaması istenen kollektif hâfızanın 18 Mart’ın öncesini ve sonrasını da gereğince bilmesine ne devletlûlar arzuludur, ne de “Çanakkale” edebiyatçılarının bu yönde bir çalışmaları vardır.<br />
<br />
Akif’ten şiir, ‘kınalı kuzular’dan birkaç mektup, etkinliği hazırlayanın ideolojik duruşuna göre Nutuk’tan birkaç paragraf veya başkaca kaynaklardan birkaç hatıra, belki bir Çanakkale türküsü, coşkulu bir konferans...<br />
<br />
Çocukluğumdan beri değişmeyen bu ’18 Mart’ standardı içinde bırakalım cevabını vermeyi, bir türlü sorulmayan, sorulamayan sorudur: 18 Mart’a nasıl gelinmiştir? 18 Mart 1915’ten sonra neler olmuştur?<br />
<br />
Halbuki bu sorulardan ilki sorulabilse, devlet yönetmeye kalkan askerlerin ordunun da, devletin de, milletin de başına ne büyük bir bela açtıkları görülebilecek; 18 Mart 1915 günü üzerine yapılacak konuşmalar militarizmi, devletçiliği ve milliyetçiliği besleyip yeniden üretmeye hizmet edecek yerde, bambaşka bir mecrada ilerleyecektir.<br />
<br />
Bu soru sorulabilse, ‘öldürmenin politikası’nı yapanları kutsayan yüzyıllık gelenek bozulacak, ‘yaşatmanın politikası’na kafa yoran devlet adamlarına sahip olma gereği anlaşılacaktır.<br />
<br />
Bu soru sorulabilse, 1876’dan sonra 1908’de ikinci defa demokrasiyle tanışma imkânı yaşamış bir toplumda birbiri ardısıra gelişen darbelerle illegal surette devleti ele geçiren bir oligarşik yapının ‘ben yaptım oldu’ rahatlığı içerisinde nasıl Osmanlı’nın sonunu getirdiği; nasıl dünya hakimiyeti için mücadele eden iki eksenden birine karşı mücadele ederken ülkesini ötekinin kucağına düşürdüğü; durduk yerde Goben ve Breslau’yu Yavuz ve Midilli haline getirmenin ne gibi zincirleme yanlışlara yol açtığı sorgulanır hale gelecektir.<br />
<br />
Bu soru sorulabilse, ‘küffar’a karşı ölümüne cepheye sürülen onbinlerce gencecik insanın cepheye sürülmesi emrinin en üst noktalarında kimlerin yer aldığı da görülecek; meselâ Liman von Sanders’in ve Alman subayların orada ne işinin olduğu, nasıl ve neden oraya geldikleri sorulacak; Çanakkale’ye ‘nâmahrem eli’nin zaten değdiği, sadece bu ‘nâmahrem’lerden Almanların mı, İngiliz ve Fransızların mı galebe çalacağı üzerinde işin düğümlendiği de görülebilecektir.<br />
<br />
Elbette, bütün bu hususlar da dikkate alınarak 18 Mart 1915 günü o büyük direnişte şehit olan gençlerin hayatlarına bir kez daha dönüp bakılacak; başka bir siyaset anlayışı, başka bir zihniyet, başka bir idrak ile o gençlerin o gün orada ölmeye mahkum ve mecbur olmayabileceği de anlaşılacaktır. O gün orada ölenler elbette şehittir; ama onlar, başka bir anlayış ve idrak devleti yönetenlerde olsa idi yaşamaları pekâlâ mümkün olduğu halde ölüme yollanmışlardır.<br />
<br />
Ve 18 Mart 1915’ten sonrasına dair soru da sorulabilse, bütün bir yakın tarihin ‘olanı biteni ‘olduğu gibi’ mi yazdığı, yoksa karşımızda kurguyla gerçeğin içiçe karıştığı bir ‘tarihyazımı’nın mı sözkonusu olduğu zihnimiz pek de zorlanmadan anlaşılabilecektir.<br />
<br />
“Çanakkale geçilmez” idiyse ve o gün o büyük direniş bu yüzden yaşanmış ise, 13 Kasım 1918’te İngilizlerin ve Fransızların hem Çanakkale, hem de İstanbul Boğazı’na hâkim olmaları neyin nesidir? İkinci Dünya Savaşının ‘sonucu’ olarak karşımıza çıkıveren bu durumun sorumlusu kimlerdir? Bu iş ‘emperyalist dış güçler’ izahıyla, ‘yedi düvel’ üslubuyla, ‘küffar’ söylemiyle geçiştirilebilir nitelikte midir? İngiltere’nin, Fransa’nın Osmanlı-İslâm topraklarına yönelik emeli ortada iken akıl almaz stratejik hatalarla ülkeyi savaşa sokanlar ve sonrasında bu savaşı sevk ve idare edemeyenler bu sonuçtan hiç de sorumlu değiller midir?<br />
<br />
Ve eğer “Çanakkale geçilmez” idiyse, hem Birinci Dünya Savaşı’nın ardından başımıza düşen Mondros’un ve Sevr’in üstesinden gelmeyi de başarmış idiysek, Lozan’da Türkiye heyeti masanın galipler tarafında mı yer almıştır?<br />
<br />
Ve eğer öyle idiyse, bu anlaşma dahilinde imzalanan Boğazlar Sözleşmesiyle, her iki Boğaz’ın denetimi neden Milletlerarası Boğazlar Komisyonu’na bırakılmıştır da, her iki Boğaz’ın Türkiye devletinin denetimine geçmesi için 1936 Montreux Anlaşmasına kadar beklemek gerekmiştir?<br />
<br />
Görüldüğü gibi, tarihe bir güne odaklanarak değil, bir dönem çok farklı unsurları ve ihtimalleri beraberce gözönüne alınarak bakıldığında, bambaşka bir tablo çıkıyor karşımıza.<br />
<br />
Sözün kısası; “Çanakkale destanı” üzerine çok söylendi, ama hep aynı şeyler söylendi. Halbuki, görüldüğü gibi, daha sorulacak çok soru, söylenecek çok şey var ki, belki bugünün bazı onulmaz dertlerine de deva olmak üzere öylece ortada duruyor.<br />
<br />
‘Yaşatmanın politikası’ üzerine odaklanan zihinlere selam olsun!<br />
<br />
   16/03/2010 <br />
<br />
<br />
© 2009 karakalem.net, Metin Karabaşoğlu]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Ayraç Manifestosu]]></title>
			<link>http://www.senaidemirci.biz/Ayrac-Manifestosu</link>
			<pubDate>Tue, 16 Mar 2010 23:49:17 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.senaidemirci.biz/Ayrac-Manifestosu</guid>
			<description><![CDATA[<img class="postimage" src="http://i1003.hizliresim.com/2010/3/16/7726.jpg" border="0" alt="[Resim: 7726.jpg&#93;" /><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: large;"><span style="color: #9400D3;">Sevgili okuyucu,<br />
<br />
Bilmelisin ki ben herhangi bir ayraç değilim.<br />
Alıntılar Defteri tarafından görevlendirildim. Sürekli okuyor ve ilmimi arttırıyorum. Bu yüzden, beni koyduğun kitabın arasında öylece oturup seni bekleyemem. Okumaya devam eder, kitabı bitirince giderim. Geldiğinde beni bulamazsan, civardaki kitaplardan birindeyimdir. Değilsem anla ki bir okur beni yanına almış yahut hediye etmiştir. O vakit bana kızma. Her kitabın olduğu gibi her ayracın bir kaderi vardır.<br />
<br />
Hakkını helal et.<br />
<br />
İmza: Ayraç Kitapoğlu</span></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<img class="postimage" src="http://i1003.hizliresim.com/2010/3/16/7726.jpg" border="0" alt="[Resim: 7726.jpg]" /><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: large;"><span style="color: #9400D3;">Sevgili okuyucu,<br />
<br />
Bilmelisin ki ben herhangi bir ayraç değilim.<br />
Alıntılar Defteri tarafından görevlendirildim. Sürekli okuyor ve ilmimi arttırıyorum. Bu yüzden, beni koyduğun kitabın arasında öylece oturup seni bekleyemem. Okumaya devam eder, kitabı bitirince giderim. Geldiğinde beni bulamazsan, civardaki kitaplardan birindeyimdir. Değilsem anla ki bir okur beni yanına almış yahut hediye etmiştir. O vakit bana kızma. Her kitabın olduğu gibi her ayracın bir kaderi vardır.<br />
<br />
Hakkını helal et.<br />
<br />
İmza: Ayraç Kitapoğlu</span></span>]]></content:encoded>
		</item>
	</channel>
</rss>