05-05-2008, 10:51 PM
And olsun, Biz Kurânı zikir için kolaylaştırdık. Fakat hani ibret alacak olan?
Kamer Sûresi, 54:17
Kurânın indiriliş amacını açıklayan ve bizim ona yaklaşma açımızı belirleyen âyetlerden birisi de bu âyettir. Kamer Sûresi boyunca dört defa bir nakarat gibi tekrarlanarak vurgulanan bu âyet, üç anahtar kavram ile Kurânın önemine dikkat çekmekte ve bizi ona kulak vermeye çağırmaktadır.
Bu kavramlardan biri kolaylaştırmadır. Ancak bu işlem sayesindedir ki biz Kurânı dinleyebiliyor, okuyabiliyor, anlayabiliyor, ezberleyebiliyoruz. Zira Kurân okumak demek, Âlemlerin Rabbine muhatap olmak demektir. Bu hitabın bir tarafında yer ve gökleri yoktan yaratan, maddeden ve hür türlü kayıttan münezzeh, hiçbir benzeri olmayan bir aşktın varlık, diğer tarafında ise Onun tarafından yaratılan ve bu âlemde ancak sınırlı şeyleri görüp işitebilen, duyularının erişemediği yere aklı ermeyen fâni ve âciz bir varlık vardır. Böyle bir hitabın muhatap tarafından anlaşılabilmesi için tek yol, onu muhatabın algılama seviyesine indirecek bir şekilde kolaylaştırmaktır.
Bu, bizim güneşi inceleyişimize de benzetilebilir. Biz, en yakınımızdaki bu yıldızı doğrudan doğruya teleskoplarla incelemek bir yana dursun, çıplak gözle bile ona bakamayız; zira onda beliren tecellînin şiddeti, bizim görme sınırlarımızın çok üzerindedir. Bu durumda biz güneşin teleskoplarımıza akseden görüntüsünü bir perde üzerine yansıtır ve böylece, şiddeti bir hayli azaltılmış olan bu görüntüyü inceleme imkânına kavuşuruz. Yer ve Gökler Rabbinin yarattığı sayısız yıldızlardan bir tanesinin ışığına doğrudan muhatap olamayan insan, Onun bizzat kendi hitabına muhatap olmak için, hiç kuşkusuz, bundan çok daha ileri seviyede bir kolaylaştırma işlemine muhtaçtır. İşte, Yüce Yaratan, bir yandan insana beyanı öğreterek onu Kurâna muhatap olabilecek bir yetenekte yaratırken, diğer yandan da Kurânı insanın anlayabileceği bir şekilde kolaylaştırmıştır.
İkinci olarak, bu kolaylaştırma işleminin amacı, Kurânda zikir kelimesiyle ifade edilmiştir. Hayli kapsamlı bir kelime olan zikir sözcüğünün başlıca anlamları arasında hatırlama, ezberleme, düşünme, öğüt alma gibi anlamlar vardır ki, âyetin gelişinden, tüm bu anlamların birden kastedildiği anlaşılmaktadır. Gerçekten de, Kurân, bu özelliğiyle taklidi imkânsız bir mucize olarak yüzyıllardır âleme meydan okuyagelmiş ve her çağda, her toplumda, her kesimden insanlar tarafından okunmuş, ezberlenmiş; kölelerden hükümdarlara, çocuklardan en seçkin bilgelere kadar herkes her zaman ondan dersini almıştır. Bu ise, Âlemlerin Rabbi tarafından insana bahşedilmiş pek büyük bir lütuf ve şereftir ki, zikir sözcüğünün içerdiği bir başka anlam olan şeref anlamında buna da bir işaret vardır.
Üçüncü olarak, Kurân bu beyanını bir çağrı ile noktalıyor:
Hani ibret alan?
Bu çağrıdaki ibret sözcüğü ise, Kurâna bakış açımızı son derece net bir şekilde belirliyor. Önündeki mushafın sayfalarını açan insan, eğer bu kitabın ona kim tarafından gönderildiğini ciddiyetle düşünecek olursa, kendisine düşen tavrın bir ibretten başka birşey olamayacağını pek çabuk kavrayacaktır.
Bu tespit, Meal veya tefsir okumalı mıyız? şeklindeki sorulara da açıklık getiriyor. İnsanları bu konuda çekingenliğe iten şey, yanlış anlamlar ve hükümler çıkararak dinine zarar verme endişesidir. Oysa ahkâm çıkarmak çok özel bir iştir ve bunun için gerekli bir altyapıya ihtiyaç gösterir. İbret almak için gerekli olan şey ise, gören bir göz ile hakka yönelmiş bir gönülden ibarettir. Buna sahip olan bir kimse, Yer ve Gökler Rabbinin huzurunda olmanın bilinci ve edebi içinde Kurâna kulağını verecek olursa, onda hayatına hayat katacak nice öğütler ve ibretler bulur.
Lâkin bu noktada insanı bekleyen tehlikeler de yabana atılacak gibi değildir. Zamanımızın hakim değerleri, özellikle dünya hayatının her konuda en önemli referans olarak alınması, Kurândan alınacak ibretlerin önünde çok büyük bir engel teşkil etmekte, hattâ Kurânın derslerini amacından saptırma istidadı taşımaktadır. Ancak bu konuda da Kurânın uyarıları mevcuttur; bu uyarılara kulak veren insan, her zaman Kurândan doğru bir şekilde dersini alabilir ve bu derslerde kendisini Rabbinin rızasına yaklaştıracak bir yol bulabilir:
Kurânı okuyacağın zaman, kovulmuş şeytandan Allaha sığın.
Nahl Sûresi, 16:98.
Kurân okunduğu zaman susun ve dinleyin ki rahmete erişesiniz.
Arâf Sûresi, 7:204
alıntı..
Kamer Sûresi, 54:17
Kurânın indiriliş amacını açıklayan ve bizim ona yaklaşma açımızı belirleyen âyetlerden birisi de bu âyettir. Kamer Sûresi boyunca dört defa bir nakarat gibi tekrarlanarak vurgulanan bu âyet, üç anahtar kavram ile Kurânın önemine dikkat çekmekte ve bizi ona kulak vermeye çağırmaktadır.
Bu kavramlardan biri kolaylaştırmadır. Ancak bu işlem sayesindedir ki biz Kurânı dinleyebiliyor, okuyabiliyor, anlayabiliyor, ezberleyebiliyoruz. Zira Kurân okumak demek, Âlemlerin Rabbine muhatap olmak demektir. Bu hitabın bir tarafında yer ve gökleri yoktan yaratan, maddeden ve hür türlü kayıttan münezzeh, hiçbir benzeri olmayan bir aşktın varlık, diğer tarafında ise Onun tarafından yaratılan ve bu âlemde ancak sınırlı şeyleri görüp işitebilen, duyularının erişemediği yere aklı ermeyen fâni ve âciz bir varlık vardır. Böyle bir hitabın muhatap tarafından anlaşılabilmesi için tek yol, onu muhatabın algılama seviyesine indirecek bir şekilde kolaylaştırmaktır.
Bu, bizim güneşi inceleyişimize de benzetilebilir. Biz, en yakınımızdaki bu yıldızı doğrudan doğruya teleskoplarla incelemek bir yana dursun, çıplak gözle bile ona bakamayız; zira onda beliren tecellînin şiddeti, bizim görme sınırlarımızın çok üzerindedir. Bu durumda biz güneşin teleskoplarımıza akseden görüntüsünü bir perde üzerine yansıtır ve böylece, şiddeti bir hayli azaltılmış olan bu görüntüyü inceleme imkânına kavuşuruz. Yer ve Gökler Rabbinin yarattığı sayısız yıldızlardan bir tanesinin ışığına doğrudan muhatap olamayan insan, Onun bizzat kendi hitabına muhatap olmak için, hiç kuşkusuz, bundan çok daha ileri seviyede bir kolaylaştırma işlemine muhtaçtır. İşte, Yüce Yaratan, bir yandan insana beyanı öğreterek onu Kurâna muhatap olabilecek bir yetenekte yaratırken, diğer yandan da Kurânı insanın anlayabileceği bir şekilde kolaylaştırmıştır.
İkinci olarak, bu kolaylaştırma işleminin amacı, Kurânda zikir kelimesiyle ifade edilmiştir. Hayli kapsamlı bir kelime olan zikir sözcüğünün başlıca anlamları arasında hatırlama, ezberleme, düşünme, öğüt alma gibi anlamlar vardır ki, âyetin gelişinden, tüm bu anlamların birden kastedildiği anlaşılmaktadır. Gerçekten de, Kurân, bu özelliğiyle taklidi imkânsız bir mucize olarak yüzyıllardır âleme meydan okuyagelmiş ve her çağda, her toplumda, her kesimden insanlar tarafından okunmuş, ezberlenmiş; kölelerden hükümdarlara, çocuklardan en seçkin bilgelere kadar herkes her zaman ondan dersini almıştır. Bu ise, Âlemlerin Rabbi tarafından insana bahşedilmiş pek büyük bir lütuf ve şereftir ki, zikir sözcüğünün içerdiği bir başka anlam olan şeref anlamında buna da bir işaret vardır.
Üçüncü olarak, Kurân bu beyanını bir çağrı ile noktalıyor:
Hani ibret alan?
Bu çağrıdaki ibret sözcüğü ise, Kurâna bakış açımızı son derece net bir şekilde belirliyor. Önündeki mushafın sayfalarını açan insan, eğer bu kitabın ona kim tarafından gönderildiğini ciddiyetle düşünecek olursa, kendisine düşen tavrın bir ibretten başka birşey olamayacağını pek çabuk kavrayacaktır.
Bu tespit, Meal veya tefsir okumalı mıyız? şeklindeki sorulara da açıklık getiriyor. İnsanları bu konuda çekingenliğe iten şey, yanlış anlamlar ve hükümler çıkararak dinine zarar verme endişesidir. Oysa ahkâm çıkarmak çok özel bir iştir ve bunun için gerekli bir altyapıya ihtiyaç gösterir. İbret almak için gerekli olan şey ise, gören bir göz ile hakka yönelmiş bir gönülden ibarettir. Buna sahip olan bir kimse, Yer ve Gökler Rabbinin huzurunda olmanın bilinci ve edebi içinde Kurâna kulağını verecek olursa, onda hayatına hayat katacak nice öğütler ve ibretler bulur.
Lâkin bu noktada insanı bekleyen tehlikeler de yabana atılacak gibi değildir. Zamanımızın hakim değerleri, özellikle dünya hayatının her konuda en önemli referans olarak alınması, Kurândan alınacak ibretlerin önünde çok büyük bir engel teşkil etmekte, hattâ Kurânın derslerini amacından saptırma istidadı taşımaktadır. Ancak bu konuda da Kurânın uyarıları mevcuttur; bu uyarılara kulak veren insan, her zaman Kurândan doğru bir şekilde dersini alabilir ve bu derslerde kendisini Rabbinin rızasına yaklaştıracak bir yol bulabilir:
Kurânı okuyacağın zaman, kovulmuş şeytandan Allaha sığın.
Nahl Sûresi, 16:98.
Kurân okunduğu zaman susun ve dinleyin ki rahmete erişesiniz.
Arâf Sûresi, 7:204
alıntı..